Yapıtın belli bir ülkenin belli bir dönemine göndergesel işlevde ele alındığı âşikar. Bu sayede dönemin sorunları ve bu sorunlar çerçevesinde gelişen sosyolojik yapıları da kuşkusuz görebiliyoruz. Ama hikâye, edebi bir anlatımla kaleme alınsaydı kesinlikle daha etkili olacaktı. Bir kere böylesi yapıtların, tıpkı Dostoyevsky’nin yaptığı gibi psikolojik roman dilinde okuyucuya aktarılmaması sosyolojik etkiden psikolojik etkiye kadar yapıtı güçsüz kılmış. Nitekim bir olayı gazete haberi gibi aktarmak başkadır, bizzat kişilerin psikolojik süreçlerinden okumak daha başka. Bu açıdan bir okur olarak, üstünkörü değinilip geçilmiş bir izlenim yarattı bende, dedim ya, gazete haberi. Çevirinin niteliksizliği ve editoryal tembellilikten bahsetmek bile istemiyorum. İkide bir karşıma çıkan hataları düzeltip bir de öyle okumaktan gına geldi. Koskoca yayınevi ve sonuçta kendini eksik hissettiren bir çaba. Neyse, daha önemli olan konuya döneyim. Hikâye aralarında geçişin ne zaman gerçekleştiğini saptamak zorunda bırakıyor okuyucuyu. Durum ciddi sonuçta. Okuyucu ayrıntılardan uzak kalmak istemez. Gelgelelim detaylsr dışında her şey var. Karakterler arasındaki diyalogları ile düşünsel monologları vasat ki ne vasat! Yapıtın başlığı hikâye ile neredeyse hiç uyuşmuyor. Zorlama bir başlık gibi duruyor. Başlık seçiminde olaylar komple dikkate alınarak değerlendirilmeli. Bu konuda Suç ve Ceza’yı hatırlamakta fayda var.
Son zamanlarda etraf yazar ve şairciklerle doldu taştı. Her yeni tanıştığımız, imzalayıp kitabını bize hediye ediyor. Çabaya bir diyeceğim yok ama ne bileyim, öyle sanıldığı gibi kalem oynatmakla olmuyor bu iş. Estetikten falan anlamıyorlarsa gidip bir kahvehanede çalışsalar daha iyi. Nereden geliyor bu merak, bu heves çok merak ediyorum. Yazdığınız her şeyin okunacağı, imza