Abdullah KURT

Abdullah KURT
@abdullahkurt
Bugünün insanlarıyla yarın görüşeceğiz!
şiir ve felsefe: küçük bir sitem
Giambastia Vico, hani bütün azametiyle tahtındaki yerini koruyan şu ulu efsane! Kimin ondan nasıl bahsettiği hiç umurumda değildir. Zaten bir kitap okuyacaksanız, başta, onun hakkında söylenenleri unutmalısız. Başkasının yargıları ile düşünmek sizin iradenizi asla temsil etmez. Vico’yu da böyle okudum; şunun bunun “baskısı” olmadan. Yeni Bilim’di yapıtın adı. Yaklaşık olarak şöyle bir ifadesi var: “Felsefece düşünmek şiirce düşünmeyi müthiş etkiler.” iyi mi kötü mü söylediği belli olmayan bu cümle okuduğum andan şimdiye kadar çın çın aklımda. Nietzsche’nin dili öyledir örneğin, Herakleitos, Parmenides.. Felsefe tarihinde bulunan neredeyse filozofların tamamı taparcasına bir minnetle yaklaşırlar şiire. Ama felsefe, Vico’nun da vurguladığı üzere, her ne kadar ulusararası bir perspektif sunuyor görünse de şiiri son derece kötü etkiler. Bana kalırsa Vico da başlarda şiir yazmak isterdi. Ama benim gibi o da şiiri nasıl seviyorduysa, onu yüceltip keskinleştireyim derken felsefenin cazibesine yenildi. Çünkü “her şey anlam problematiğine işaret eder” – nihayet! Bir kere şu ayrımı bilmek elzemdir: Felsefe de şiir de bir anlam arayışındadır fakat ikisi de farklı yollardan buna ulaşmaya çalışır. Bu ayrıma da, felsefeyle haşir neşir olduğum bu zamanlarda vardım; evet, felsefe en azından şiirsel düşünümü son derece kötü etkiler. Yazamaz derecede etkilemez ama (yaklaşım olarak) acemiceliğin ve dahi pirüpaklığın önünü büyük ölçüde kapatır.
Şiir
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Okumak nedir, ne değildir?
Okuma etkinliğine bugün biçilen paha, niteliksel olmaktan çok çok uzaktır. Yeni kuşak olarak böyle yaklaşır olmamızın nedeni söz konusu etkinliğin artık araçsallaştığının bir göstergesidir. Mevcut koşullar kıskacında artık bir lüks olan okuma eyleminin insana kattığı pek de görülür bir etkisi var değil açıkçası. Yerli yersiz her şeyin saçma bir biçimde sorgulandığı, ama bu sorgulamaların birçoğunun bir çeşit “canlılık tepkisi” olduğu herkesin malumudur. Salt “ne kadar?” ve “ne” sorusu üzerinden durumun vahametini kolayca anlaşılabilir kılabiliriz. “Ahmet 100 adet kitap okumuştur.” Kitap denince eşyanın öznelliği her şeyden daha çok öne çıkıyor. En kral bilimsel teorik eser bile farklı biçimlerde ele alınıp nesnelliği sorgulanırken biz herhangi bir eser üstüne öznel bir yargıya varamayız, öyle mi? Yesinler! Wittgenstein, “Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.” derken neden doğrudan bütün olguları bünyesinde bütünleyen “olay” kavramını kullanmak yerine, olguları tercih etti dersiniz? Çünkü, daha sonrasında da vurguladığı gibi, “insan deneyimlerini, tanım ve anlamların karşıladığı nesnelerden bağımsız düşünmek imkânsızdır.” Kitap da onca nesneyi karşılayan anlamlarla dolu olduğuna göre okumak, nesnel bir anlayıştan ayrı olarak genellikle sözkonusu öznel deneyim/anlamlarla doludur. Örneğin bir şeyin niceliğini sorgulamak bizim daha çok biçimci bir bakışla yaklaştığımızı imlerken, onun “neliğini” sorgulamak ise bizzat ontolojisini ve bu yapının içerimlerini anlamaya yöneliktir. Tabii bu durum aynı zamanda ciddi bir politizasyonun da parçasıdır. Gözetim/denetim ve gösteri ya da seyirlik toplumunda sömürü kavramı öyle çok nesne yüklendi ki aydınlamayı, ilerlemeyi amaçlayan onca yapıt da bu epistemolojik buhrandan payını aldı. Hayır, sirkülasyon böylece tam olarak
Eleştiri
Ölüm nedir, ne değildir?
Tüm yaşam içindeki zerreciklerin duyumsadığı gibi ipil ipil titrediği şeydir ölüm. Şeydir, çünkü belirsizliklerle doludur. Kimine göre bir başlangıç olarak nitelenebilirken kimi için nihai konum olarak kabul edilir. Oysa ölümü belirgin kılan şey şiirin sonuna gelmektir. Çünkü şiir, doğal olmasıyla da ilişkili olarak bizzat yaşamı temsil eder. Büyük Stoa düşüncesinde de geçer.: “doğayla uyumlu yaşam: ahlâki yaşam.” Dolayısıyla ölüm aynı zamanda ahlâkidir; bu, onların düşüncesinde böyledir, ama bir o kadar gerçek olduğu için bizzat ben de bu görüşü paylaşıyorum. Şair bu yüzden ölümden çok bahseder. Hayır, ölmek istediği için bahsetmez karanlıktan. Dikkat edin, tutsaklar neden özgürlükten sık bahseder? Dışarıdaki içeriye karşı neden bu denli korku içindedir? Hepsinin cevabını Herakleitos ta ilkçağdan beri vermiştir: “Karşıtların birliği!” Gerçekten efeminen bir doğada genel olarak tiranlar, zalimler, cahiller, ahlâkilikten yoksun varlıklar egemen olur. Bu tesadüf değil, zorunluluktur. Bu zorunluluk, alt tabakanın üst tabakayı belirlmesiyle çok ilişkilidir. Kaldı ki demokrasi de bu zorunluluğu getektirir. Tüm demokrasi biçimlerinde “uzlaşım” bu anlamda başat öneme sahiptir. O yüzden yaşamı ölümden ayrı düşünmek olanaksızdır. Ölümün neredeyse tüm ifadelerinde yaşamın canını sıkan bir şey söz konusudur. Bunun içindir ki “titremeyi” özel bir metafor olarak seçtim. Nitekim suyun ateşle karşılaştığı yerde kaynama olayının gerçekleşmesi bu yüzdendir. Biri diğerine “dönüşmek zorundadır.” Ölüm korkusu normal karşılanır ama yaşam için boşuna korkmak da anlamsızdır. Filozof İmparator, “Ölümü yaşanmak zorunda olunan bir olay olarak anlamak lazım” der. Aynı ahlâkiliği Aurelius da sezdirir, doğal olarak. Doğanın zorunlu yasalarına karşı gelmek saygısızlık olduğuna göre ölümün
Düşünce
sevecek bir şey ya da kimse kalmadığında ölüm dişlerini gösterirmiş, bunu da anladım
Düşünce
gördünüz ki eskiden bir kez okuduğunuz kitaptan bir yeri kaçırıyor veya öyküsünü tam olarak anımsamıyorsunuz, yapılacak tek şey: o kitabı bir kez daha elinize almanızdır. yeni bir bilinçle tekrar etmek daime zevk verir çünkü.
Edebiyat