Günlerdir Murathan Mungan'ın Lal Masallar kitabi ile hemhal olmaktayım.
(Nasıl zamansız bir yazarsın?..)
Kitap üç masaldan oluşuyor. İkinci masalı Billur Köşk'de, Dağın, Selvihan ve Muradhan'ın mümkünsüz aşk hikayesinin ovalardan doruklara semahını izledim.
"Anlatsam inanmazlar oğul, masal derler..."
diye başlıyor Mungan hikayesine...
İNANDIM.
Billur Köşk, sadece bir hikaye değil; yalnızlığın ve trajik bir aşkın ilmik ilmik işlendiği bir gergef gibi.
Bu masalı okurken Billur Köşk o ulu, hasmetli, lâl olmuş yalnızlığı ile gözümde; Ağrı Dağı'nı canlandırdı...
Eğer bu dağ için bir destan yazılacaksa,
o destana imzasını ancak Murathan Mungan atabilir.
Yazar, kelimeleriyle o yüce dağın eteklerine, düğün şerbetinin ağuya, raksın ise ölüme dönüştüğü o Billur Köşk; cereni Selvihan ve kış gölü Muradhan'ı ölümsüzleştirdiği o vakur dağ, aynı zamanda onların dilsiz vedasını mühürleyen bir abide gibi gözümde büyüdü, anlam kazandı, yüceleşti.
Dağ, bir hikayeyi tek başına anlatabilir mi ?
Anlatır...
"masalı ise bin kişi dinler, bir kişi anlar."
"Billur Köşk destana karıştı, söylenceye karıştı.
Ölümden düğün yapan Billur Köşk kalmadı geriye. Ağusu kaldı, o da lal rengi bir masaldı. Buna sebep kimse bilmezdi bu masalı, kimse bilmedi bu masalı.
Destanın tarihinde gizli bir ırmak gibi aktı.
Gün geldi biri bildi, o da tuttu adını verdi."
Çavdar Tarlasındaki Karahindiba: