Aşkın en en en koyu hali mi desem yoksa gerçek aşk mı desem adam gibi adam mi desem bilemedim yaa
AŞKI ÖĞRENMEK İSTEYENLER BUNU O-KU-SUN
Binnur ablamm kulun kölen olam bu ne biçim muhteşemlik
(spoiler içerebilir)
Kitap isminde geçtiği gibi İstanbul'un üç zamanını anlatıyor. Abdülhamit dönemi, Meşrutiyet dönemi ve Milli Mücadele. Kitapla ilgili incelemelere baktığımda kitabı fazla ahlaksız bulanlar vardı. Şahsen yorumları haksız buldum. Kitap anlattığı zaman dilimini yansıtıyor ki bu dönemi anlatan tüm kitaplarda aynı şeylere rastlayabiliriz. "Devlet içeriden yıkılmaya başlar." diye bir söz söylemişti bir hocam. Burda da görüyoruz ki devleti yıkan bir bakıma da ahlaki çöküntüymüş. Bu çözülme dönemin en belirgin tablosu zaten. Bütün kurumları çökmüş, Batı'nın oyuncağı olmuş bir Osmanlı'da haysiyetsizliğin çeşitli hallerine şahitlik ediyoruz. 1. Dünya Savaşı ile Cumhuriyet arası dönemdeki zaman diliminde, düşman kadar korkunç bir şekilde karşımıza çıkan bu ahlaki çözülme!
Kitap çok kalın gözükse de aslında akıcı bir dili var. İçeride bir çok karakter var ve romanın icinde bir çok defa karşımıza çıkıyorlar. Yazar hiç bir kahramanını unutmanıza izin vermiyor. Her ne kadar konusu mide çökertsede kalemine cesaretle ele alışına hayran kaldım.Bu zamanda yazarlarda kalemine her cümleyi yazamıyor kanatimce.. Baş karakter, Adnan hem avukat hem de yazar. Adnan'in çevresinde dönemin çıkarlarına göre yaşayan insanlar, bu insanların yozlaşması. Adnan'ın yemek yiyecek para bulamazken meşrutiyetle gelen zenginliği, sonrasında yine sefalete düşmesi anlatılıyor. Aslında karakterler Osmanlı'nın son 33 yıllık dönemini sembolize ediyor. Okurken şaşırdım diyemiyorum çünkü ne yazık ki memleketimin tarihi sürekli tekrar yaşanıyor.
Ben kitabı sevdim. Çünkü bana bir şeyler kattı. Bana bir şeyler katan ya da benden bir şeyler götüren kitapları seviyorum. Önemli bir katkısı da, kitap bana tarihi roman okumayı sevdiğimi de öğretti çünkü kurgunun içinde yer alan olayların gerçekten
Her kızın elinde,kütüphanesinde,çantasında sürekli yanında taşıması gerektiği minik ama koca dünyayı içinde barındıran bir başladım mı sonunu nasıl getirdiğini bilemediğiniz bir kitap.
Kızlar için hayatımızda olan her noktaya dair tavsiyeleri içinde bulunduran ve yazar ile bir abla kardeş ilişkisi içerisinde ilerleyen tarzı var.Hafza ablamm derken bulabilirsiniz kendinizi Okumadan bu dünyadan gitmemeli...
1961 yapımı Tiffany’de Kahvaltı filminde, mücevher mağazasının vitrininden yansıyan görüntüsüne aşık olmadıysanız o kadının, burada size ayrılan sürenin sonuna geldik diyor ve İzmir marşı ile uğurluyoruz sizi, şu fakir incelememizden…
Aslında kitap “Holly” hakkında değil Audrey diye bir kadın hakkında.
Ben Holly’e ulaşabilmek için bu kitabı kullandım. Bu sayede “aşık olduğum kadını canlandıran kadın” hakkında da bir şeyler öğrendim.
Ancak kitap içinde tek bir sözle gezindim: Rahmetli Audrey, zerre kadar umurumda değilsin bana Holly gerek, Holly…
Audrey fanidir ama Holly öyle midir? O hep 1961’de, hep 20’li yaşlardadır.
Aşık olanın gözü bir başka “Leyla”ya kör olsa da Audrey’e de saygısızlık etmeyelim di mi ama.
Anne Frank ile aynı yıllarda, aynı ülkede Nazi işgalini yaşayıp hayata tutunabilmiş biri.
Kitap boyunca “Anam beni hiç sevmedi, Baba mı? O da ne” serzenişini ile; kolejde okuyup da, çıkardığı kasedin satışını arttırmak için, acıların kızı pozlarına giren yeni yetme popçu triplerine mi giriyor bu hatun diye en fesadından düşüncelere girmeye ramak kala bir şeyi hatırlıyoruz ve rahmetliye “ Saygılar şelale ablamm” diyoruz.
Hollywood’da Adnan Aktar’ın ABD şubelerinin kol gezdiği bir dönemde; erkeklerin muzır fantezilerinde başrolü paylaşmak yerine, kaynanaların gelin istiharelerine yattıkları zaman rüyalarında gördükleri kadar “hanımhanımcık” imajına kariyeri boyunca sımsıkı sarılsa da ; çıtı pıtı vucuduyla yani koca bir kıç veya koca koca memeler olmadan kendini kabul ettirmeyi başarmakla kalmayıp, star olabilmek her babayiğidin harcı değildir.