Cezaevi dendi mi, herkesin tüyleri diken diken olur, insanların zincire vurulup, gözlerinin bağlandığı ve sabahtan akşama kadar kırbaçlandığı yerler olduğu düşünülürdü. Ortaçağ kavramları! Hiçbir yer, buradan daha hoş olamazdı; kurallara uyarsanız, yüksek duvarların öte yanında öğrenebileceklerinizden daha fazlasını burada öğrenebilirdiniz. Ekmeğimi ben burada kazandım, diğer mahkûmlar ve görevlilerle sosyal yaşamımı burada kurdum, iki yüz elli dönümlük bir alanda özgürce gezindim. Düşünürseniz, bu pękâlâ geniş bir alan sayılır; insan dışarda genellikle bundan çok daha dar bir alanla idare ediyor. Geldiği ilk günlerde canı sıkılan ve suratı asılan mahkûmlara, "Duvarları unutun, o zaman siz de mutlu olduğunuzu göreceksiniz," diyordum.
En korkuncu, yalnız başıma ölecek olmam. Beni rahatlatmak, elimi tutmak, gözlerimi kapamak için yanımda olmayacaksın.
Bir yandan da, bütün bunlardan kurtulduğuna seviniyorum. Sen en azından, hiçbir zaman dul olmayacaksın.
Vonda McIntyre remarks:
...this incredibly famous anthropologist was displaying a very old bone chip with rows of scratches on it, to demonstrate that paleolithic “man” had a concept of time and numbers. “You see,” says he, “this bone has exactly 31 scratches and is obviously a record of the lunar month.”
Do tell. A 31-day lunar month? ... I think [it] a good deal more likely [that] the bone was a record of a woman’s menstrual cycle.