"Piro" ve "Dedem" retoriği, aslında siyasi bir vizyonsuzluğun ve yapısal zafiyetlerin üzerini örtmek için tasarlanmış bir "pazarlama kampanyasıydı." Ortada topluma vaat edilecek deterministik bir gelecek senaryosu, güçlü bir ekonomik program ya da sosyolojik bir dip dalga olmayınca, boşluk "sevgi pıtırcıklığı" ve yapay bir kucaklaşma mitiyle dolduruldu.
O dönemin en büyük illüzyonu, siyasetin o soğuk, rasyonel ve matematiksel gerçekliğinin yerine "duygusal bir çocukluk" ikame edilmesiydi. Siyaset bilimi ve sosyoloji, kitlelerin rasyonel analiz yeteneğini kaybettiğinde nasıl birer "mürit" gibi hareket edebileceğini defalarca yazmıştır; ama biz bunu canlı yayında, parmaklarla yapılan kalp işaretlerinde izledik.
Bir siyasi liderin meşruiyeti; liyakati, başarıları ve ürettiği rasyonel çözümler üzerinden sorgulanır. Ancak kitleye onu bir "dede", bir "baba" ya da kutsal bir figür (Piro) olarak sunduğunuzda, eleştiri mekanizmasını felç edersiniz. Çünkü insan, "dedesini" seçim kaybetti diye yargılamaz, ona acır; ona haksızlık yapıldığını düşünür. Parmaklarla yapılan o kalp işaretleri, aslında seçmenin kendi rasyonel aklına vurduğu bir kilit, analiz yeteneğini teslim ettiği bir duygusal ipotekti.
Karşıdaki siyasi aklın sahadaki sert, pragmatik ve makyavelist hamlelerine karşı; "kalp yaparak", "halil ibrahim sofrası" söylemleriyle bir konfor alanı yaratıldı. Bu söylem, seküler ve kentli elitlerin vicdanını rahatlatan, onlara kendilerini "iyi ve ahlaklı" hissettiren bir narkoz işlevi gördü. Ancak sandık ve siyasi determinizm, o pembe bulutları tek bir gecede dağıttı.
En acısı da, o gün o kalpleri yapanların, "dedem" diye gözyaşı dökenlerin bugün yaşanan hukuki rezaletler (butlan kararları, koltuğa geri dönme hamleleri) karşısında uğradığı muazzam hayal kırıklığıdır. O gün