Ahmet anasını karanlık odada sessizce dinledi. Bak oğlum, dedi. İnsan dediğin yozdur. Hem de Kayacık kayasından daha karadır yüzü. İnsan ne işe yarar? Bir boka yaramaz. Ama karga dediğin mübarek hayvandır. Onu bunu ayırmaz, bulduğunu yer. Sonra bak insanlar ceviz dikmez. Fenalık getirir diye. Halbuki en büyük fenalık kendinden çıkar. Bu hayvancıklar cevizleri alır, dar günler için saklar, bazılarını unutur. Unuttukları çatlatır kabuğunu, toprağa sarılır. Ağaç olur. Ya erin kestiği, yaba yaptığı, sandık ettiği ceviz böyle olur. Karga hiç vurulur mu? Büyük günah.
Var olmakla kim olmak arasında gerili ince köprüden aşağıya itmişlerdi onu. Hiç kuşkusuz vardı. Ne yazık ki "kimse" olarak. Kim olmak, başkalarının gereksinimlerine göre biçimlenen bir rol kapmaktı hayattan.
Ortaçağ'da bazı soylu kadınlar başkalarının yanında asla yemek yemezlermiş. Çiğnemekle açığa çıkan sözümona hayvani zavallılığı başkalarına göstermemek niyetiyle şölen sofralarında kibarca oturur aç gözlerle kralı dinlerlermiş. Peki ya sonra? Sonra boş odalar. Elinde bir hindi budu, ısır ısırabildiğin kadar! Dirseğine doğru akan yağı umursamadan tıksırıncaya ye!