Dalkavukluk, zulme sessiz kalma, adaleti askıya alma, güce tapma, paranın köpeği olma, şehvetin ve ahlâksızlığın kölesi olma; Türk'ün kitabında yazmaz, Müslümanlığa asla sığmaz, insanlığa da yakışmaz..
Ey Gönül! ​Yolunu kaybetmiş bir seyyah gibi, her gördüğü vahaya ab-ı hayat zannederek koşan ey hırçın ve saf gönül… Dur ve bir an olsun dinle. Sevgi dediğin o muazzam cevheri, kime ve neye harcadığına iyi bak. Çünkü insan, sevdiği kişinin boyasıyla boyanır; kimin peşinden giderse, menzili de onun vardığı yer olur. ​Bir insanı Allah için sevmek, bu yeryüzünde tadılabilecek en yüce, en berrak ve en asil duygudur. Bu sevgi; içinde menfaat barındırmayan, dünyalık çıkarların kirletemediği, kaynağını bizzat Yaradan’ın kendisinden alan mukaddes bir bağdır. Birini sırf O’nun rızası için, O’nun bir tecellisi olduğu için sevmek; ruhu hafifletir, kalbe bir melek kanadının dokunuşu gibi huzur verir. Bu, sevgilerin en güzelidir; çünkü fani olanı baki kılmanın yegane yoludur. ​Ancak ey gönül, sevmek sadece bir rüzgara kapılmak, her gördüğü güzele ram olmak değildir. Sevginin bir vakarı, bir imanı, bir duruşu olmalıdır. ​Zulmün Karşısında Sevgi Müflistir ​Kafir olduğu apaçık belli olan, hakikate gözlerini yummuş ve üstelik yeryüzünü fesada uğratan bir zalimi sevmek; işte bu bize yakışmaz, bizim harcımız değildir. ​Unutma ki: Zulme rıza göstermek zulümdür; zalimi sevmek ise o zulme ortak olmaktır. ​Mazlumların feryadı arşı titretirken, yetimlerin gözyaşı toprağa düşerken, hakkı ve hakikati çiğneyen bir müstakbire karşı kalbinde en ufak bir muhabbet beslemek, o temiz kalbe ihanettir. Zalimin cazibesine, gücüne ya da dünyalık parıltısına aldanıp ona meyil etmek, adaletin ve merhametin kaynağı olan Allah’a karşı bir hürmetsizliktir. ​Zalim sevilmez; çünkü onun kalbi kararmıştır, o iyiliğin ve nurun düşmanıdır. ​Zalim sevilmez; çünkü ona duyulan sevgi, onun mazlumlara attığı her tokatta parmağının olması demektir. ​Kalbini Hakikate Ram Et
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
YAZININ ANATOMİSİ - Chapter 1: VİLLAİN'LER
Kitap gibi bir günden herkese merhaba sevgili 1K sakinleri. Nasılsınız?💙🌌 Ben yıldızlarla, geceyle ve mavi renkle kafasını bozmuş R. A. Süreyyâ, ve harika bir konuyla bu güzel seriyi başlatıyorum! Arkanıza yaslanıp kitap ve yazım dünyasının derinlerine inmeye hazırlanın. Karşınızda Yazının Anatomisi Chapter 1! Ve bugünkü konumuz, “VİLLAİN’LER” Kötü karakter yazımı... Çok önemli bir konu gibi görünmez aslında, herkesin ve özellikle de ana karakterin sevmeyeceği, kötücül amaçları bulunan ya da herhangi bir amaca sahip olmaksızın kötü olan, kötü olmayı seçen bir karakter yazmak, bir evren kurmak kadar zor ve önemli bir konu gibi gelmez normalde. Aslında bir hikayenin en önemli yapı taşlarından birisidir, villain karakterler.🪼 Öncelikle bu konu hakkında konuşacaksak, kötü karakter dediğimiz tanımı biraz açmamız ve daha iyi anlamamız gerekir. Genellikle kurgu hikayelerinde bulunan bir “tag”dir bu “villain”ler. Zaman zaman hikayenin ana karakteri konumunda da görürüz onları, ya da başlangıçta iyi kalpli gibi gördüğümüz karakterlerin de bazen onlara dönüştüğüne şahit olmuşuzdur. Bazıları doğuştan kötü kalplidir, yani amaçsızdır. Bazıları acı bir geçmiş veya travma sebebiyle sonradan kötü olmayı seçmiştir. Bazıları kötü olmaya mecbur bırakılmıştır... Liste böyle uzar gider. Genel olarak baktığımızda, okurlar tarafından her zaman olmasa da kitabın ana kahramanından nefret toplayan, düşmanlık edinen karakterlerdir kendileri. Bazı okurların iflah olmaz bir villain sevdası var, biliyorum, (bazen ben de bu kategoriye giriyorum, çaktırmayın :)) Jericho Writers sayfasının içerdiği makaleye göre, “good villain”lerin en önemli ve onları kötü yapan özelliklerinden birisi de, ana karakterin ihtiyaç, istek ve hedeflerine karşı çıkması hatta engel olmasıdır. Yine aynı sayfada şu
YAZININ ANATOMİSİ♧
MENKIBE MÜMİNE KİBİR YAKIŞMAZ Abbâsîler zamanında halîfe Harun Reşid bir sene hac yoluna çıktı. Dönüşte debdebe ve ihtişamla Bağdat’a giriyordu ki, Behlül Hazretleri birden önüne çıktı: “Ey Hârûn!” diye seslendi. Halîfe, yüzündeki perdeyi kaldırıp: “Buyur ey Behlül, bir arzun mu var?” diye sordu. Hazret-i Behlül dedi ki: “Ey Hârûn! Allah’ın Habîbi, Beytullah’tan dönerken senin gibi yapmazdı.” Halîfe sordu: “Nasıl yapardı peki?” Behlül Hazretleri şöyle cevap verdi: “O, tek bir kızıl deveye biner, başı önünde, tevâzu göstererek gelirdi. Sen de bu usûle riâyet edersen Hak Teâlâ katında kıymetli olursun. Zîra kullara karşı gurur, mü’min olana hiç yakışmaz.” Sonra tekrar sordu: “Ey Hârûn! Beytullah’tan halkına ne hediye getirdin?” Hârûn Reşîd merakla: “Ne hediye getirmeliydim?” dedi. Behlül Hazretleri şöyle buyurdu: “O hediye, Allah ve Resûlü’nün sevgisidir. Eğer halkına bunu verebilirsen, onlara en güzel hediyeyi götürmüş olursun.” Bunu duyan Hârûn Reşîd ağladı ve ricâ etti: “Devam et yâ Behlül!”
Güüüünaaydııın sevgili okuyucu Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremizde kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim. İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte! Bence doğanın kara bir laneti. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera "yavaşlık" adlı kitabında; "yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur" diyor. Telefon hızlılık
Tarihsel perspektiften baktığımızda, Anadolu ve İran platoları arasındaki bu "mesafeli komşuluk," aslında bin yılı aşkın bir jeopolitik kodun sonucudur. Bu dengeyi anlamak için Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan süreci şu başlıklarla inceleyebiliriz: 1. Selçuklu Dönemi ve Devlet Geleneği Çatışması Büyük Selçuklu Devleti, İslam dünyasında nizamı (düzeni) ve adaleti (kıst) tesis etme misyonunu üstlendiğinde, karşısında sadece askeri değil, ideolojik bir rakip buldu. Nizamülmülk Faktörü: Selçuklu veziri Nizamülmülk, Siyasetname eserinde devletin bekasını "adalet" ve "liyakat" üzerine kurarken, batıni hareketlerin (Haşhaşiler gibi) devleti içeriden çürütme çabalarına karşı sert bir duruş sergiledi. Sünni-Şii Dengesi: Selçuklular, Abbasi halifeliğinin koruyuculuğunu yaparak Sünni dünyasının liderliğini üstlendi. Bu durum, İran coğrafyasındaki farklı dini ve siyasi oluşumlarla doğal bir sınır ve rekabet alanı oluşturdu. 2. Osmanlı-Safevi Rekabeti: İki Cihan Hakimiyeti yüzyılda Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim arasındaki mücadele, sadece bir toprak kavgası değil, "Kimin adaleti daha üstün?" kavgasıydı. Çaldıran ve Sonrası: Osmanlı, merkeziyetçi ve kurallara dayalı bir devlet yapısını (Salah ve kanun) savunurken; Safeviler daha karizmatik ve mistik bir liderlik anlayışını temsil ediyordu. Kasr-ı Şirin (1639): Bu antlaşma, aslında iki tarafın da birbirini tamamen domine edemeyeceğini anlamasıyla ortaya çıkan bir "zorunlu denge" protokolüdür. Bugün Türkiye-İran sınırının hala bu kadar istikrarlı olması, bu karşılıklı mesafe koyma iradesinin bir sonucudur. 3. Stratejik Kültür Farkı Türk devlet geleneği genellikle "İlâ-yı Kelimetullah" (cihan şümul bir adalet) ve pratik devlet yönetimi üzerine kuruluyken; İran siyasi kültürü daha çok içe kapalı, korumacı ve nüfuz odaklı bir yapı
Araştırma-İnceleme Tarih