İnsanın hayatla olan uzun soluklu kavgasını, acıyı da sevinci de aynı yürekle taşımak zorunda oluşunu iliklerine kadar hissettiren bir kitap. Xu ailesinin başına gelenleri okurken, bir noktadan sonra kendi yaşamımızdan ayıramadım o satırları. Çünkü hayat dediğimiz şey her darbeye rağmen ayakta kalmayı öğrenmekten başka bir şey değil aslında.
Yu Hua, öyle anlar yaratmış ki kitapta acının bile sesi var sessizliğin bile bir ağırlığı var. Bazen bir sayfayı çevirirken insan kendine tutuluyor, "bu kadarına nasıl dayanılır" diye düşünürken birden fark ediyorsun. Biz de kendi hayatımızda tam bunu yapmıyor muyuz? Ne olursa olsun, devam etmeyi… devam etmek zorunda olmayı…
Bu kitap bana şunu yeniden hatırlattı.
İnsan yaşadıkça özgürlüğün anlamını, sorumluluğun aslında kendine duyduğun saygı olduğunu daha iyi kavrıyor.
Attığın her adım bazen dibe düşsen bile yine seni hayata bağlayan o ince ip oluyor.
Yaşamak, içimde iz bırakan ender kitaplardan biri oldu. Duygular öyle sade ama öyle derin ki sanki yazar değil de hayatın kendisi anlatıyor. Kitabı kapattıktan sonra bile içinde bir şeyler konuşmaya devam ediyor acısıyla, umuduyla, insana dokunan o çıplak gerçekliğiyle…
Kısacası bu kitapta, yaşam aynı olmak zorunda olmasa bile, kendini okuyorsun...
Keyifli okumalar.
Hayatla ilgili birçok konuda mücadele ederken, ne kadar içimizden geleni yapabiliyoruz? Çevremizin, ailemizin, arkadaşlarımızın, yakınlarımızın bize uygun gördüğü yolu seçtiğimizde ne kadar mutluyuz?
...hepimiz sınırlı sayıda ilkbahar, yaz ve sonbahar yaşayacağız! İnanması güç, ama bir gün hepimiz soluk alıp vermez olacağız, soğuyacağız ve öleceğiz!
Hani "mandıra filozofu" diye bir Türk filmi vardı ya 🙈 o aklıma geldi bu alıntıyı okuyunca.Hani diyordu ya: "daha kaç hafta tatilin kaldı,kaç yaz göreceksin ki?"
Maalesef öyle 🥹