Mavi kapağıyla, yanında kahvesiyle, belki de çimenlikte instagram kullanıcılarının vazgeçilmez romanı Kürk Mantolu Madonna...
Popüler olan şeyleri okumama, izlememe gibi huylar edinmeseydim belki de çok daha önce tanışmış olacaktım bu şaheserle. Öğretmene sinir olup derse küsen öğrenci sendromumu en sonunda yenebildim ve hüzünlü bir aşk hikayesine yelken açtım...
İş arkadaşlarımızı, komşumuzu, ailemizi ne kadar tanıyoruz acaba?
Onlar bizi tanıyorlar mı?
Birini tanıma sürecine girerken kıstas aldığımız kriterler ne?
Bu gibi sorularla baş etmek gerekiyor öncelikle. Bana kalırsa kimse kimseyi tamamen anlayamaz, tamamen yakınlaşamaz. Ama anlayabileceği yakınlaşabileceği kadarını da yapmak istemez. Çünkü zamanımız kısıtlıdır, çünkü gerek yoktur, çünkü daha kendimizi bile anlayamamışken başkası da nerden çıkmıştır? Gördüğümüz insanla ilişiğimize devam edip etmeyeceğimizi, gördüğümüz ilk andaki saliselik dilimle karar veririz. Karşımızdaki kişiyle insan olduğu için değil, göze çarpan bir özelliği olduğu için ilgileniriz.
Raif Bey'i de kimse tanımak istememiş. O da bir başkasının ilgi alanına girmemeye gayret etmiş, saklamış sahip olduğu değerli şeyleri en ücra köşelere bir kadının gelmesini beklemiş. Kadın gelmiş, hikaye başlamış...
Kitap kadınlık/erkeklik olgularını oldukça iyi işlemiş. "Sen kadın olmalıymışsın." der Raif Bey'in babası. İçe kapanık olmak, itaatkar olmak, sessiz olmak... Bütün bu edilgen tutumlar toplum nazarında kadın olduğunda ne kadar iyiyse, erkek olduğunda ise o kadar kötüdür. Toplum ataerkildir, aile ataerkildir ve otoriteden uzak bir baba başarısız kabul edilir. Maria Puder ise daha cüretkar, daha konuşkandır. Onun da toplumda yeri pek yoktur. Erkeklik gururunu yüceltmeli, en üstlere koymalıdır ya namuslu(!) olmalıdır ya da barda bir erkeğin onu