Eğer siz de benim gibi tavsiye üzerine “Kalbini Sahibine Bırak” kitabını okumaya niyetliyseniz vazgeçin derim. Çünkü ben bu kitabın sayfaları arasında şehrin en yüksek binasından düşüp kocaman bir yarık bıraktım göğsüme. Derin iç çekişler ve hummalı tekbirler arasında ışınlanma icat edildi de ilk denek ben miyim sorusuyla isteyenlere bıraktım yeryüzünü.
Hatırlar mısınız Nietzsche Zerdüşt’e, “Ama önce sen kendini inşa etmelisin, dimdik bir beden ve dimdik bir ruhla.” demişti ve eklemişti, “Derisini değiştirmeyen yılan ölmeye mahkumdur.” Bu durum gönül rotasını, kalp ritmini değiştirmeyenler için de geçerlidir. Zira mühürlü bir kalp, en büyük nasipsizliktir.
Neden kalbin üzerinde bu kadar ehemmiyetle durulmuş diye soracak oldum kendime. İçimdeki derviş seslendi hemen teheyyüçle. “Gönül” yani kalp bizim dünyamıza ait bir mefhum, materyalist Batı dillerinde bunun bir karşılığı yok. Yunus Emre Hazretleri’nin ifadesiyle, “Gönül Çalab’ın (yani Rabbin) tahtı”dır da o yüzden ehemmiyetlidir. “Kalp nazargâh-ı ilahidir, imanın merkezidir. Kalbi ihya etmek haccı ekberdir.” sözlerini işitince Hz. Peygamber dönemini adese etti zihnim.
Medine`ye yolu düşen bir bedevi Resulullah`ın dilinden Zilzal suresini işitince büyük bir depremle kustu kalbindeki karanlığı. Ayetler nihayete erdiğinde bedevi ayağa kalktı ve “Bu, bana kafidir” diyerek yola koyuldu. Adam, adım adım uzaklaşırken Resulullah, “Adamcağız kurtuldu” dedi. Bedevi kurtulmuştu, gönül rotası sahibine teslimdi. Kalp mesai isterdi, cümle âlem işitti.
Mesele kalbin kıvam bulmasıydı, o da ancak Kur’an ahlakıyla, gönül tabibiyle olabilirdi. Kalp, lugatte “bir şeyi zıddına çevirmek, renk değiştirmek” mânâlarına geldiğinden ruhani ve nefsani fiiller arasında çalkalanıp durdu. Zira şeytanın her çağda ibretli örneklerle