“Ölmüş olduğunu ve Tanrı'nın kendisini affettiğini düşündü. Kendini öbür tarafta, görünüşte tıpkı bizimkine benzeyen ama güzel şeylerin tamamen bizim arzularımız doğrultusunda olup bittiği ve bunlar olduktan sonra da insanın bir iç ferahlığı, ama buradaki gibi en güzel şeyleri bile mahvedecek, bir şeylerin her zaman mevcut olduğu kuşkusuyla dolu bir iç ferahlığı değil, bambaşka bir rahatlık duyduğu bir dünyada zannetti.”
“Onun gibi insanlardan, istemediğin kadar var bizde ve daha çok zaman da nesilleri tükenecek değil, ah tükenecek değil! Leksey, kendine göre bir efendi bulacaktır; kişisel iradesi, isteği yok; irade insanın içinde kök salar! Ama o, o yumuşak başlılığıyla yaşamdan korkunç biçimde korkmaktadır; onun birine gereksinimi var, kendi adına Tanrı’ya ve çara karşı sorumluluğunu yüklenecek birine. Kişi olarak kendisi -dayaklar dışında- hiçbir şey üstlenmek istemiyor. Niyeti o şekilde davranmak ki, kıyamet günü, ‘Ben kendiliğimden bir şey yapmadım, hep başkaları beni zorladılar.’ diyebilsin. Oğlum, böyle insanlar kötüdür. Onlardan sakın.”
“O sıralar pek çok şeyde, örneğin bazı olayların tarihlerinde ve ne kadar sürdüklerinde yanıldığından kesinlikle emindi. En azından, bazı olayları hatırladıkça ve hatırladıklarını anlamaya, açıklamaya çalıştıkça, kendisiyle ilgili çoğu şeyi bile, ancak başkalarının bilgisine başvurarak öğrenebilmişti.”
Raskolnikov yeniden yürümeye başladı. “Acaba nerede okumuştum.” diye düşünüyordu bir yandan da, “İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuzca bile yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratılmış!” Raskolnikov bir dakika kadar durup düşündü, sonra “Bunun için insana alçak diyen de alçaktır!” diye ekledi.