Batı Rönesansı, İslami tefekkür tarzından aldığı her türlü bilgi ve yöntemi profanlaştırmıştır. Yani onun kutsal içeriğini boşaltmış, bu bilgi ve yöntemi boş kalıplar halinde benimseyerek içeriğini dünyevi ve cismani bir anlayışla doldurmuştur.
Ne var ki bildiğini yaşamak ve bildiğini “içerden” kavramak büsbütün ayrı bir keyfiyettir. İslam’ı “dışardan” öğrenerek onu bildiğini sananların İslam’a yönelttikleri eleştirilerin temel sakatlığı, değindiğimiz bu noktada aranmalıdır. Bu eleştirilerin sayısız örnekleri var, hepsinin ortak noktası İslam’a İslam’ın dışında kalan bir mantıkla yaklaşma çabasında görülüyor.
Bizim doğru veya yanlış diye kabul ettiğimiz şeyler, çoğu kez taşıdığımız zihniyetin dışa vuran yansımaları oluyor. Bir hususun doğru olduğunu da yanlış olduğunu da belirleyen faktör bizim zihniyetimizle dahası niyetimizle yakından ilgili bulunuyor.
Öyle görünüyor ki İslam aleminin bozulmaya, çözülmeye başlama sebeplerinden biri de küfrün tek millet halinde telakki edilmesi yolundaki hükmün giderek unutulmaya yüz tutmuş olmasıyla bağlantılıdır. Müslümanlar özellikle geçen yüzyılın ortalarından itibaren İslam dışı dünyaya Müslümanca görüşle değil, “ hümanistçe bir tutumla bakma çabasında oldular. Böylece İslam dışı dünya İslam’ın emrettiği müsamaha ruhu çerçevesinde değil fakat hümanistlerin telkin ettiği sözde müsamahalı tutumla görülmeye başlandı. Bu görüş tarzı, Allah’ın razı olduğundan razı olmamak gibi bir neticeye müncer oluyor.