Okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Yazarın kalemi, hem naif hem acımasızdı. Uzun zamandır yaşadığım duyguların bir cümlede toparlandığını görünce bunun üzerine yazmak istedim. Bildiklerimiz ya da bildiğimizi sandıklarımız… Ya onları bildiğimiz için utanırız ya da bildiklerimizi avcı olarak kötüye kullanıp olta atarız. Bildiklerimizi kullanırken yapacağımız seçim, ruhumuzu beslediğimiz mefhumların gün yüzüne çıkmasıyla anlam kazanır. Böylece seçtiklerimiz ya günahlarımız ya da sevaplarımız oluverir. “Denir ki insanın içindeki savaş, kurtla, kuzunun mücadelesi falan nasıl kazanılacak sorusunun basit de cevabı varmış aslında: Kimi besler, yedirir, içirirsen.’’ s.94
Her insanın kendi iç dünyasında cevap aradığı soruları vardır. Cevapları ararken bildikleri üzerinden iz sürer. Bu iz onu gerçek cevaba ulaştırır mı bilmez. Bilmeden sadece gerçeğe ulaşacağını zannederek yoldadır. Bu yol onu büyütür, küçültür, belki sığlaştırır belki derinleştirir ama önemli olan artık bir yolda olmasıdır. Ve bir bilinç ile yol alması gerektiğini anlar. Bu anlayış ona güç verir. Gücünü neye kullanacağını seçmesi onun elindedir. Güç, onu sınar. Düşe kalka yürüdüğü yolda, sınanıyor olmasını fark edebilmesi için aklını ve duygularını da çalıştırması gerekir. Zekâ yürüdüğün yolun bir temsilidir. Bu yolda bildiklerin, öğrendiklerin ve öğrenemediklerin yolunu şekillendirir. Susması gereken yerde susmayı, bilmediğine ‘’Bilmiyorum’’ diyebilmeyi, hep doğrunun yanında olmayı, yenilmeyi kabul etmeyi öğrendiğinde hayatın rotası farklı bir yola sapar. Öyle ki yazar “İnsanın bildikleri söyleyebildikleri midir? Yoksa bilmek feryat mıdır, bilmek söze mi dökülür göze mi, gözden mi dökülür, bu dökülenler nerededir, birikir mi kurur mu? ‘’ diyor. s.59
Bilmek, önce söze dökülür. Söze dökülen bilginin dikiş