Kiliseyi ve kaldırımlarda toplanmış köylüleri de anımsıyorum, mezarlıktaki kabirlerin üzerindeki kırmızı ıtırlar, Pérez'in bayılması (ipleri bırakılınca yere yığılan kukla gibiydi sanki), annenin tabutunun üzerine atılan kan rengi toprak, toprağa karışan köklerin beyaz eti, yine kalabalık, sesler, köy, bir kahvenin önündeki bekleyiş, motorun bitmez tükenmez homurtusu ve benim, otobüs Cezayir'in ışık demetinin içine girdiği sırada ve yakında kendimi yatağa atıp on iki saat uyuyacağımı düşündüğümde duyduğum sevinç.
Tüm bunlar; güneş, arabanın meşin ve at pisliği kokusu, cila, buhur kokuları ve uykusuz geçen gecenin yorgunluğu, görüşümü de düşüncelerimi de bulandırıyordu.
Annemle Bay Pérez'in sık sık, akşamları bir hastabakıcı eşliğinde kasabaya kadar gezintiye çıktıklarını söyledi bana.
Etrafımı çevreleyen kır manzarasına baktım. Gökyüzüne yakın tepelere kadar uzanan sıra sıra servileri, bu kızıllı yeşilli toprağı, bu seyrek ve hatları belirgin evleri görünce, anneyi anlıyordum. Buralarda akşam saatleri, hüzünlü bir fasıla gibi olmalıydı.