Kitabı bitirdiğimde göğsüme oturan ağırlıgı anlatamam, bunu sadece o pasifigin derinliğini hissedenler anlar...
Martin’in yaşadığı kaba, sefil dünyadan sıyrılıp sadece bir aşk uğruna, tırnaklarıyla kazıyarak tırmandığı zirveye tutunamamasını çok iyi anlıyorum. O ışıltılı dünyaya girebilmek, açlıktan ve sefaletten kurtulabilmek için verdiği insanüstü mücadeleyi, sonra gözünde büyüttüğü, adeta kutsadığı o insanların aslında koca birer hiç olduğunu gördüğünde yaşadığı devasa hayal kırıklığını ve düştüğü zifiri boşluğu da içimde hissediyorum. Bir zamanlar delicesine sevdiği kadını, reddetmesini de çok iyi anlıyorum.. Geç kalan hiçbir şeyin kıymeti olmuyor çünkü.. Hatta onu o kadar iyi, o kadar içten anlıyorum ki, kendini bıraktığı o derin, karanlık suların, yaşamın sunduğu sahte ve içi boş parlaklıktan daha cazip gelmesini bile haklı buluyorum. Ama yine de Ah Martin ah demekten kendimi alamıyorum.
Benim için hikayenin koptuğu yer, İnsan açlıktan ölmek üzereyken uzatılmayan o bir dilim ekmeğin, zengin olduktan sonra önüne serilen ziyafet sofralarıyla telafi edilemeyeceğini anladığı o an. Çünkü bir kez o soğuk açlığı tatmış, o amansız yalnızlıkla sınanmış, sonradan gelen hiçbir tokluk, hiçbir alkış ve hiçbir sevgi o ilk kırılmayı tamir etmeye yetmez. Geç kalan dünya, Martin'e hak ettiği değeri değil, sadece kendi suçluluk duygusunu bastıracak sahte bir ihtişam sundu. Ve Martin, haklı olarak, bu geç kalmış dünyayı elinin tersiyle itti.
Jack London, kalemini ve üslubunu her zaman çok severek okuduğum bi yazar. Fakat bu romanda beni en çok sarsan, yazarın kendi yaşanmışlıklarının satır aralarından sızıp romana sinen gerçeklik duygusu oldu. Sayfalar boyunca Martin’le yan yana yürüdüğüm o yolu çok sevdim. Onunla gurur duydum, onunla aç kaldım, onunla yazdım. Yol