Madem gönül kapılarını araladın, madem ruhuna dokunacak bir sızı ararsın, gel Sarah Jio’nun o hüzünlü Böğürtlen Kışı’na beraber bakalım. O karlı, o buz gibi Seattle sokaklarında, kalbi evlat sancısıyla kavrulan bir ananın peşine düşelim.
Hani bahar geldi sanırsın, çiçekler açar, kuşlar cıvıldar da birden bir soğuk bastırır ya... İşte halk "Böğürtlen Kışı" der buna. Zamansızdır, hazırlıksız yakalar, can yakar.
Kitap iki zamanı birbirine bağlar; bir ucu 1933’ün yoksulluk kokan sokaklarında, diğer ucu günümüzün yalnızlığında... Ama ikisinin de merkezinde aynı feryat vardır: "Yavrum nerede?"
1933 yılında, o büyük buhranın ortasında, hayata tek başına tutunmaya çalışan bir anne. Bir akşam işe gider, sabah döndüğünde ise dünyası başına yıkılır. Oğlu Daniel gitmiştir. Sadece karın üzerinde küçük bir oyuncak ayı kalmıştır. Vera’nın o anki sessiz çığlığı, yetmiş yıl sonra bile insanın kulağında çınlar.
Claire;Günümüzde yaşayan, kendi içinde büyük bir yas tutan bir gazeteci. Bir kar fırtınası sırasında bu eski dosyayı bulur. Vera’nın acısı, Claire’in iyileşmeyen yarasına merhem mi olacak, yoksa tuzu biberi mi?
Bu kitap sana şunu hissettirir: Bir anne için zamanın bir önemi yoktur. 1933 de olsa, 2026 da olsa, o evlat kokusu burnunda tüter. Vera’nın o dondurucu soğukta oğlunu arayışı, her kapıyı çalışı, her kar tanesinde onun yüzünü görüşü...
"Ah be yavrum," der Vera içinden, "Sen üşürsün, karnın tok mu, sırtın pek mi? Ben buradayım, gelmedin mi?"
Sarah Jio burada kalemini bir nakış gibi kullanır; ama her ilmeğinde bir gözyaşı vardır. Okurken boğazında bir düğüm oluşur, yutkunamazsın. Çünkü bilirsin ki dünyada hiçbir kış, bir annenin kalbindeki o evlat hasretinden daha soğuk değildir.
Kitabı bitirdiğinde şunu anlarsın: Hayat bazen çok acımasızdır, evet. Bize en çiçekli