Gatsby bende daima bir ilkokul çocuğu izlenimi bırakmıştır. Umutsuzca aşık, sevgilisinin kocasının imalarına katlanamadığı an sabrını koyveren, insanları kırmayı doğru dürüst beceremeyen ve onlara güvenmemeyi de henüz öğrenememiş küçük bir çocuktur o benim için. Gatsby'i, yazdığı aşk mektubunu gizlice Daisy'nin dolabına koymaya çalışırken hayal edebiliyorum.
Hak ettiği ilgiyi alamayan, bütünüyle teslimiyetinin tek sonucunun nankörlük olduğu bu adama duyduğum sempati hakkında konuşabilirim fakat kitaptaki diğer karakterleri ve bir parçaya odaklanıp ustalığını görmezden gelmenin eşiğinden geçmiş olduğum yazarımızı daha fazla kızdırmayalım.
Okuduğum her kitabın karakterlerini tartışmalı bulmakta üstüme yok. Şimdi de çoğu kişinin tarafsız ve mülayim bir anlatıcı olarak gördüğü Nick'i taşlamaya girişeceğim, izninizle.
Nick, kitaptaki yapay sosyete yaşamına bir eleştiri olarak varoluyor kitapta. Ve Gatsby'nin başına gelenlerden sonra da ümidini kaybedip uzaklara, daha samimi bildiği diyarlara gidiyor. Partilerin "samimiyetsiz", yabancı hissettiren görkeminden kaçıyor.
Oysa ben Nick'i tam olarak bu partilerin çekiciliğinin kanıtı olarak görüyorum. Ayrıca ara ara bunu kendisi de kabul ediyor. Kendisi sokaklarda yürürken, içinden kıkırdayan kadınların sesleri gelen arabaları duyuyor ve onlarla beraber o partide bulunmayı, kendini kaybetmeyi ve eğlencenin arkasındaki kayıtsızlığı,saygısızlığı, nasıl da arzuladığını söylüyor. Ayrıca Jordan'ın en çekici özelliğinin de ünün hileyle elde etmiş olması olduğunu düşünmesi bu düşüncelerimi kanıtlar. Jordan, bulunduğu çevreyi tam olarak yansıtan bir karakterdi ve Nick önce çevreye sonra da Nick' e kapılıp gitti.
Ama burada Jordan aşkımdan da bahsetmem gerek çünkü kendisi kitabın sonunda Nick'in önceleri farklı olduğunu düşündüğünü fakat