Tam ben aşağı bakarken güneş ışığı bulutların arasından sıyrıldı ve masanın altındaki bu minik sahneyi aydınlattı: tavuk ailesi, anne tavuk ve civcivleri. Parlayan güneş ışığının altında sapsarı, yumuşacık tüyleri olan bir grup minicik civciv, cik cik sesler çıkararak annelerin etrafında mutlu mutlu geziniyorlardı. Anneleri son derece mağrur görünüyordu.
Bu benim için ruhani bir aydınlanma gibiydi. O güneş ışığının altındaki mutluluk anı; onca ölü tavuğun, sepetler dolusu tavuk parçasının ortasında... Şu anne tavuğun sırası gelmek üzereydi. Ve düşündüm. Her şey bu. Biz buyuz. Minik mutluluk anlarımız olsa bile yakında bizim de sıramız gelecek.
Küçük bir kasabaya büyük bir sirk geldi. Meydana bir çadır kondurdular ve bütün kasaba gösteriyi seyretmeye geldi. Aslanlar, kaplanlar, filler ve akrobatlar vardı. Bir yerden sonra sahneye bir sihirbaz çıktı. Seyirciler arasından bir gönüllü istedi: bir anne, oğlunun elinden tuttu, onu sahnedeki sihirbaza götürdü ve tekrar yerine döndü. Sihirbaz çocuğu bir tabuta koydu ve kapağını kapattı. Ellerine salladı ve sihirli sözcükleri söyledi: "abrakadabra". Kapağı açtığında tabut boştu. Kalabalık nefesini tuttu. Sihirbaz tabutu yeniden kapattı, sihirli sözcükleri söyledi ve açtı. Çocuk dışarı çıktı ve neşe içinde annesine geri döndü. Hiç kimse, hatta annesi bile, geri dönenin aynı çocuk olmadığını fark etmedi.
Efsanelerdeki küçük prenslerin ondan bir farkları yoktu: Onlar da korunur, kollanır, eğitilirlerdi, her şey olabilirlerdi! Bahçelerde mutasyonla yeni bir gül doğduğunda tüm bahçıvanlar heyecanlanır. Gülü diğerlerinden ayırır, ona bakar, onu gözbebeği yaparlar. İnsanlar için bahçıvan yok ama. Çocuk Mozart da diğerleri gibi bu biçimsizleştiren makinenin kurbanı olacak. Mozart müzikli kafelerin kokuşuk salonlarındaki o çürümüş müzikleri dinleyerek en büyük sevinçlerini yaşayacak.