Peyami Safa'nın psikolojik tahlil açısından fevkalade iş başardığı bir eser daha: "Bir Akşamdı". Aslında romanın ismi bile meseleyi özetliyor. Bir Akşamdı... O "bir akşam"lar yok mudur ki hayatımızın akışını hiç umulmadık bir rota üzerinden değiştirmeye muvaffak olmasın. Hele ki insanlığın en buhranlı dönemi olan ve muhtemelen artık son bir dönem olan bu buhran çağında? Evet, üstad insanlığın yirminci asrın başlarında içine henüz girmiş olduğu bu buhran çağının en kargaşalı zamanlarından bize sesleniyor. Millî Mücadele dönemi...
İstanbul ve Anadolu ayrımı her çağda mevcuttur. Coğrafyadan ziyade mananın ve mistik bir hususun neticesi olan bu ayrım bilhassa Osmanlı döneminde kendini açığa çıkarır. Ve bu ayrım sadece sınırlarda, kültürlerde, yaşam tarzlarında değildir. Bu ayrımın en şiddetli halleri bireylerin kafasının içinde, psikolojilerinde tezahür etmektedir. İşte yazarımız bu hususa her eserinde olduğu gibi Bir Akşamdı romanında da değinmektedir ve müthiş isabetli tespitlerde bulunmaktadır.
Meliha'nın İzmit'ten İstanbul'a gelişi bu ayrımın ince meselelerinden birinden kaynaklanır: Yaşamak arzusu... Fakat nasıl, ne için, ne uğruna yaşamak? İşte bu soruların cevabı meçhuldur zira Peyami Safa'nın da dediği gibi "Sergüzeştin ne pusulası, ne haritası vardır!" Bu sebeple bu roman Meliha'nın İzmit'ten İstanbul'a gidişiyle alakalı gelişmelerin değil, kendinden bir başka kendine gidişinin hikâyesidir.
Meliha tek başına mıdır bu yolculukta? Hayır. Onu bu yolculuğa çıkaran bir erkektir. Kamil isminde bir Osmanlı zabiti. Evet, o Kamil ki Meliha'nın da dediği gibi onun ilk hocasıdır. Fakat Cevat da Kamil'in kötü bir hoca olduğu konusunda haksız değildir. Meliha'nın tutkularını ve en derin hakiki kimliğini ortaya çıkaran bu hoca zikredilen işte usta bir karakterdir. Kötü
Ahmet Emir ÖzdemirMah-ı DevranAhmet Emir Özdemir
Ahmet Emir Özdemir’ in kaleme aldığı ‘’Mah-ı Devran’’ isimli eseri 2022’nin Ekim ayında MST yayınları tarafından basılmıştır.
Uludağ Üniversitesi Tarih bölümü lisans mezunu olan Ahmet Emir Özdemir, elde edilen bilgiyi hem bilimsel hem de tasavvufi boyutu ile karşılaştırmalı olarak, kökenine inmeyi amaçlayıp düş dünyası ile harmanlayarak okuyucusuna sunan genç bir yazar olarak karşımıza çıkıyor.
‘’Mah-ı Devran’’ geçmiş ile geleceğin tam ortasında, dünyanın kendi içerisinde sıkıştığı bu zorlu dönemlere ithafen gerçeklik ve kurgunun birleştiği çarpıcı bir serüven…
Yeryüzünde hayat dengesinin kurulmasında en büyük yardımcılardan biri ‘Ay’dır. Ve ‘Ay’ güneşe tek yüzünü gösteren sırlar uydusu, sonsuzluk ışığını, çareyi içinde bulunduran belki de mükemmeliyete ulaşmanın gizli sırrını bandıran uydu gezegen.
Ay’daki sırların taşıyıcısı olan Ömer, sırların peşinde olan tapınak şövalyelerine yakalanır. Sırların ele geçmesine engel olmak isteyen Ömer, başka bir aleme geçmek zorunda kalır. Tapınakçılar vazgeçmez, yaşamın mukadder sırrına ulaşacaklardır. Binbir düzen, kaos ardı ardına gelir. Akıl almaz oyunların yaşandığı çare ile çaresizlik arasında dönüp dolaşan evreler birbirine girer.
Sırlar Ömer’in ardından henüz kundakta bebekken oğlu Ali’ye geçmiştir. Zaman geçer ve Ali bir gün gerçekte kim olduğunu öğrenir. Yaşamın gizli sırlarını içinde barındırdığını öğrenen Ali bu yük karşısında buhrana uğrasa da bu durumu çabuk atlatır ve sırrı korumaya ve araştırmalara koyulur.
Altığını çizdiğim cümlelerden birkaçını da paylaşmak istiyorum;
‘’ Ay'ın sırlarını verin bize. Verin ki yaşamak için bir şansımız olsun.’’(S.12)
‘’Acele etmek zorundaydılar, çünkü zaman kimseyi beklemezdi.’’(S.60)
‘’Evrenin biri maddi biri manevi olmak üzere iki dili