Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.
'... kapımı çalarsan bir gün eşikteki ayakkabılara aldanıp evimin içini kalabalık sanma atmaya kıyamayan annem bütün ayakkabılarımı dizmiş yalnızlığıma. ...' Sunay Akın
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bugün Şeker Portakalı filmini izledim. Film bitti ama etkisi hâlâ içimde. Zeze'nin hikâyesini izlerken aslında sadece bir çocuğu değil, sevgiye aç büyüyen nice insanı gördüm. O kadar zeki, o kadar güzel bir çocuktu ki... Ama sevgisiz büyümenin yükünü taşıyordu. Belki de yaramazlıklarının altında sadece görülmek, anlaşılmak ve sevilmek isteyen küçücük bir kalp vardı. Filmin en çok dokunan yanı ise, Zeze'ye "Seni seviyorum." diyen ilk kişinin ailesi değil, sonradan tanıştığı Portekizli adam olmasıydı. O sahnede sadece Zeze'ye üzülmedim; biraz da kendime üzüldüm. Yedi kardeş olduğumuz için aile sevgisi hepimize eşit yetmedi. Belki bu yüzden çocukluğumdan beri sevilmenin, değer görmenin ne kadar kıymetli olduğunu hep derinden hissettim. Bazı filmler izlenip biter. Bazılarıysa insanın yıllardır sessizce taşıdığı yaralara dokunur. Şeker Portakalı da benim için tam olarak böyle bir filmdi.
Kimseye tahammülümüz kalmamış, konuşabilecek kapasitede insan bulamıyoruz. En basitinden; kendi öz sorunlarımızı çözmemiş, aile içindeki iletişim ve özel sorunlarımızı aşmamış bireyler olarak başkalarına danışmanlık hizmeti vermemiz yararlı değil. Bu da bir liyakat eksikliği örneğidir.
İnsan ne zaman ve kiminle aile olmaya karar verir...
Edebiyat
Babaannem beyin kanaması geçirdi yoğun bakım ardından günlerdir Entübe halinde amcam elini aile grubuna atmış çalışmaktan nasır tutan elleri sararmış yüzü o kadar şişmiş ki yüzünü çekememiş nenem dimdik ayaktaydı kendindeydi dini ile hemhaldi bir gün bu hallere düşüceği aklımın ucundan geçmezdi aciz oluşumuz aklımdan gitmiyor dünyanın bir hayalden ibaret olduğu sevdiklerimizi kaybettikçe daha da gün yüzüne çıkıyor ne diye dua edeceğimi bilemiyorum kendi ayağı üstünde yaşam savaşı veren nenemi Allah’ım sen kimsenin eline de dilinede muhtaç etme bizi bırakma ölüm yakın gözüküyor tedaviye yanıt vermiyor biraz bahsetmek istedim içime attıkça ağlayasım geliyor