…
“Üstün başın amma kirlenmiş, bızdık.”
“Bir sürü oyun oynadım. Yerlerde yuvarlandım. Sularda sıçradım…”
“Hadi bir şeyler yiyelim. Ama böyle domuz yavrusu gibi leş bir halde yemeğe oturamazsın. Gel üstünü çıkar, şu sığ tarafta suya gir çık.”
Bir an kararsız kaldım, söylediğini yapmak istemiyordum.
“Ben yüzme bilmem.”
“Gerek yok ki. Gel, ben yanında dururum.”
Yerimden kımıldamadım. Görmesini istemiyordum…
“Benim önümde soyunmaktan utanacak değilsin herhalde?”
“Yok. Ondan değil…”
Başka seçeneğim yoktu; sırtımı dönüp üstümü çıkarmaya başladım. Önce gömleğimi, sonra askılı pantolonumu.
Hepsini yere attım ve dönüp yalvarırcasına yüzüne baktım. Hiçbir şey söylemese de kapıldığı dehşet ve isyan gözlerinden okunuyordu. Yediğim dayakların morartıları, izleri ve kabukları görmesini hiç istemezdim.
İçlendiği için kelimeleri bulmakta zorlansa da, “Acıyorsa suya girmene gerek yok,” diyebildi.
“Artık acımıyor.”
(Tomaso Albinoni, Chamber Orchestra of Miemo Adagio in G Minor)