Her şeyden önce, şu şekilde başlamak uygun olur diyerek giriş yapalım. Yazar, metne son noktayı koyduğu anda eser ondan çıkmış olur; artık okuyanlar, ne anladı, nasıl anladıysa ona dönüşür biraz da. Her okuma yanlış okumadır; ya da en masum hâliyle bir yanlış anlama.
Hiperdemokrasi, Jacques Attali’nin kavramsallaştırdığı bir gelecek vizyonudur. Burada yurttaşlar yalnızca seçim dönemlerinde değil, sürekli olarak politik sürece katılır. Dijital platformlar bu katılımı sağlar, algoritmalar ise ölçer ve yönlendirir (2006).
Demokrasi, ister Antik Yunan’da olsun ister dijital çağda, hep birilerinin çıkarına göre şekilleniyor... Platon’un Devlet’inde demokrasi, “herkes kafasına göre takılıyor” modu gibi. Biraz festival havası: özgürlük bol, kurallar gevşek. Ama Platon diyor ki, bu iş fazla uzarsa ortalık karışır, sonunda bir “tek adam” çıkar ve tiranlık başlar. Yani "demokrasi yürüyüşü"nün tiranlığa ulaşması, Platon’a göre kaçınılmaz bir domino etkisi.
Başlarken belirtildiği gibi, Hiperdemokrasi ise Attali’nin vizyonu: “Artık sadece seçim günü değil, her an oy veriyorsun, yorum yapıyorsun, like atıyorsun.” Yani demokrasi 7/24 açık büfe. Fakat işin püf noktası şu: sen katılıyorsun sanıyorsun, aslında algoritmalar seni ölçüyor, yönlendiriyor, hatta dikkatini bile politik sermaye olarak kullanıyor. Yani senin “akışta” ilerlemen bile politik bir eylem haline geliyor.
Tablo oldukça net: Platon’un demokrasi eleştirisi aristokratların “halk fazla özgür olursa işler bozulur” diye homurdanması. Hiperdemokrasi ise kapitalizmin yeni numarası: “Hadi sürekli katıl, özgürsün!” derken aslında senin zamanını ve verini sermaye için topluyor. Kısacası Platon’un demokrasi eleştirisi aristokrat çıkarlarını gizliyor, hiperdemokrasi ise dijital sermayenin çıkarlarını