1) Bazen söylenmek isteyip de söylenemeyen şeyler vardır. Dili tutulur insanın. Başka bir gün hunharca, patlarcasına konuşabilen o yürek derin bir sessizliğe gömülür. Kendimi nasıl tarif ederdim? Dürüst bir insan? İyi bir insan? Bilmiyorum bir insan kendine iyi bir insanım diyebilir mi? Diyebilene şaşarım. Başkaları mı demeli o halde? Hayır. Vicdanı. Vicdanı ona bunu yapma der, istiyorsan bile yapma der. Akıl vicdana sahip çıkınca iş daha kolaydır. Kalp silinir gider, unutulur. Kalbin özü gibidir o, ulaşılabilecek en üst nokta. 2) Bazen derince dalarak bakarım. Dağa, denize, kuşa, ağaca veya bir gölgeye. Neden devam ediyor hala? Neden akıyor hayat? Sahip olduğumuz her şey bir gün yalan olmayacak mı derken bir yumru sıkar boğazımı sanki. Umursamayıp da yaşarsam akılsız olacağımı bilirim ama... Tanrının vergisi olmadan yaşayanlar ile tanrının vergisi ile yaşayanlar arasında anlanacak çok şey var. Düzinelerce cevap boşlukta sıralanan bir bahane gibi. (Bana gelen overthinklenmeler.)
Duygu ve Düşünce
İslam dini , kalp ilmidir.
Reklam
BİLGİ BİLİNMEZDEN DEVŞİRİLİR...
(...) Bir şeyi hiçbir şekilde bilmiyorsam arayamam ama tamamen biliyorsam da aramam. Demek ki aranan şey hem bilinen hem bilinmeyendir. Bilgi bilinmezden devşirilir ve bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz. Eğer hiçbir sır, hiçbir meçhul, hiçbir açılacak derinlik olmasaydı bilgi de olmazdı. Bir şeyi öğrendiğimizde, onu tamamen kuşatmış olmayız; aksine yeni bir bilinmezlik ufku açılır. Bu yüzden bilgi ilerledikçe sır bitmez; sır daha derin bir şekilde idrâk edilir. Bu, bilginin bizzat mahiyetine dair bir ölçüdür. Meselâ pozitivizm bu noktada bilinmezi ortadan kaldırmak ister. Bunun için “bilgi bilinmezden devşirilir” sözü pozitivizmin “bilinmeyenler zamanla bilinir” anlayışının tersidir. İBDA için bilinmezlik, bilginin imkân şartıdır. İnsanın karşısında hiçbir bilinmez kalmasa, bilginin mevzuu da kalmaz. Bu yüzden İBDA, “bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz” derken bilinmezi bilginin karşıtı değil, sebebi ve gayesi olarak görür. İnsan bir nesneyi bilirken yalnız nesneyi bilmez; onu bilen, mevzu hâline getiren, seçen, hükme bağlayan kendi “ben” sırrıyla da karşılaşır. “Ben” olmadan bilgi yoktur; fakat bizzat “ben” sırdır. İnsan ruhu hem malûm hem meçhûldür; bildiği her şeyde kendi “ben” sırrına temas eder; fakat o ben de her bulunanın ötesinde yeniden bilinmez olarak kalır. Bilinen tarafı, ruhta imkân, istidat, iz, ölçü ve bildirilmiş hakikat olarak vardır; bilinmeyen tarafı, oluş içinde açılacak ve gerçekleşecek tarafıdır. Bu, bilginin yalnız dış nesneden değil, bilenin kendi bilinmezliğinden de devşirildiğini gösterir. **Aranan şey büsbütün bilinmez olsaydı bulununca tanınamazdı; tamamen bilinen olsaydı aranmazdı. Demek ki aranan, bilinenin içinde saklı bilinmeyendir. “Bilen”in “bilinen”den devşirdiği bilginin ötesi imkân ve ihtimaldir, yani
Epistemoloji
ŞUURUN KAYNAĞI: RUH ve RUHÎ ÇABA...
(...) Bilgiden bahsedebilmek için bilen ve bilinen lâzımdır; fakat bilenin bilinene yönelişi kendiliğinden açıklanmış değildir. “Bilgi bilene vardır” hükmü, bilgi teorisini doğrudan “bilenin mahiyeti”ne bağlar. Bilen kimdir? Eğer bilen yalnız akılsa, bilgi aklın kavramlarına sıkışır. Eğer bilen yalnız duyumsa, bilgi intibalara iner. Eğer bilen yalnız dilse, bilgi söylem ve işaret ağına kapanır. İBDA’da bilen, bütün bunların üstünde ve hepsini içine alacak şekilde ruhî şahsiyettir. Bu sebeple bilgi, aklın nesneyi kuşatması değil; ruhun, akıl da dâhil bütün melekeleriyle bilinen karşısındaki tavrıdır. Bilgi, ruhîlikten koparılamaz çünkü bilen, son tecritte ruhtur. Bilinen, ruha kendini empoze eden ve şuurda mevzu hâline gelen varlıktır. İBDA bu noktada şuurun kaynağını akılda bulmaz. Akıl, ruhun bir şubesi ve âleti olarak bağlar, ayırır, tecrit eder, nisbet kurar ve hükme getirir; fakat şuurun kaynağı değildir. İBDA’da şuurun kaynağı, son tecritte ruh ve ruhî çabadır. Akıl, bu şuurun kaynağı değil, onun Halk Âlemi’nde iş gören bağlayıcı ve tahlil edici âletidir. Akıl, kuşattığı şeyi anlar. Bu sebeple aklın sahası, kuşatılabilir olanla, yâni kemmiyet ve keyfiyetler âlemiyle sınırlıdır. Bu yüzden son tecritte, ben şuurunun kaynağına inildiğinde akıl değil, ruh kalır. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki münasebette, bu münasebeti mümkün kılan ruhî faaliyetin mahsûlüdür. Ruh ise aklın kavrayacağı bir nesne değildir; çünkü akıl, bir şeyi kuşatarak anlar ve bu kuşatma ancak keyfiyetler ve kemmiyetler âleminde, yâni ölçülebilir, ayrılabilir, sınıflandırılabilir sahada mümkündür. Ruh ise Halk Âlemi’nde bedene ilişik görünse de, mahiyeti bakımından bu ölçülerin dışında kalır. **Ruh, Emr Âlemi’ne bağlı, Halk Âlemi’nde bedene ilişmiş, aklın kuşatamayacağı, ancak
Epistemoloji
AKIL, BİLGİNİN YEGÂNE KAYNAĞI DEĞİLDİR!..
Salih Mirzabeyoğlu epistemolojiyi “bilen”in mahiyetinden başlatır. Bilinen, bilen için mümkün olduğuna göre, bilginin ilk meselesi nesne değil, bilenin mahiyetidir. Bu sebeple İBDA’da bilgi teorisi, “akıl mı, tecrübe mi, sezgi mi?” tartışmasına yeni bir cevap eklemek değildir. Bu tartışmanın kendisi, bilenin mahiyetini parçalayarak başladığı için eksiktir. Bilgi teorileri burada ya tecrübeyi önceye alır, ya aklı ya da sezgiyi. İBDA ise bu tartışmayı, bilenin mahiyetinde bulunan “kendinde bilgi” ile çözer. “Kendinde bilgi”yi ise rasyonalist mânâda hazır kavramlar deposu gibi anlamamak gerekir. Modern epistemolojiler çoğu zaman “bilen özne”yi akıl veya şuur olarak tarif eder. İBDA düşüncesinde ise akıl, ruhun bir şubesi ve âletidir; kendisi nihâî kaynak değildir. Bu yüzden İBDA’da bilgi teorisi, ruhun kendini ve kendisine mukavemet eden varlığı bilme çabasından başlar. -REHA KANSU, "İBDA ve BİLGİ TEORİSİ", I. Giriş, besincidevre.org, 17 Temmuz 2026-
Epistemoloji
VARLIĞIN HAKİKATİ ve BİLENİN MAHİYETİ...
Modern dönemle birlikte bilgi teorisinin merkezi varlığın kendisinden çok, bilen öznenin bilgiye nasıl ulaştığına kaymıştır. Fakat bileni merkeze alırken, bilenin mahiyetini daraltmıştır. Merkezdeki insan, çoğu zaman ruhî bütünlüğüyle insan değil, akıl, şuur, algı, tecrübe, temsil veya dil fonksiyonuna indirgenmiş insandır. Bu yüzden modern bilgi teorisinin asıl zaafı, nesneden özneye dönmesi değil, özneyi kendi dar kalıpları içinde hapsetmesidir. İBDA’nın bilgi teorisiyle ilişkisi tam da burada belirir. Çünkü İBDA, modern epistemolojinin "bilen"i merkeze alışını yeterli bulmaz. Modern epistemoloji çoğu zaman bilenin zihnî şartlarını araştırırken, İBDA bilenin ruhî mahiyetini vurgular. Bu noktada İBDA, klasik ve modern bilgi teorilerinin müşterek eksiğini de gösterir. İBDA’nın hamlesi, varlığın hakikatini ve bilenin mahiyetini birbirinden koparmadan, bilgi meselesini “İslâm’a muhatap anlayış” dâvası içinde yeniden kurmaktır. -REHA KANSU, "İBDA ve BİLGİ TEORİSİ", I. Giriş, besincidevre.org, 17 Temmuz 2026-
Büyük Doğu ve İbda
Reklam
Reklam