Epistemoloji

6 üye · 7 yeni gönderi
Takip
BİLGİ, BİLENE VARDIR...
“Bilgi, bilene vardır.” Bu, İBDA külliyâtındaki bilgi teorisinin başlangıç hükmüdür. “Bilene var” demek, bilginin ancak bilen varlıkta, bilenin mahiyetinde, bilenin şuurunda, bilenin ruhî keyfiyeti içinde bilgi hâline gelmesi demektir. Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, içimizde veya dışımızda “nesne-obje-bilinen-düşünülen” dediğimiz her şey, şuurumuzun “şey hâline getirebilme” gücünün ürünüdür. Bu nesneleştirme gücü hesaba katılmazsa bilgi, dış varlığın pasif suretine indirgenmiş olur. Oysa bilgi, dış nesnenin zihne yansıması değildir; bilen ile bilinen varlık arasındaki ilişkidir. Bir şeyin bizim için “varlık” olması, onun şuurda mevzu hâline gelmesiyle mümkündür. “Nesne”, “obje”, “bilinen”, “düşünülen” dediğimiz şey, şuurun “şey hâline getirme” kudretiyle belirir. Varlık, şuura kendini empoze eden şeydir; fakat “varlık” olarak bizim için belirmesi, şuurun onu “nesne-obje-bilinen-düşünülen” hâline getirebilme gücüyle mümkündür. Bu şeyleştirme sadece dış çevreyi değil, insanın kendi ruhî hâllerini de kapsar. Böylece varlık, bir yandan ruha kendini empoze eden hakikat; öbür yandan ruhun kavrayışında “şey”leşen mevzudur. Demek ki varlık, şuura mukavemet eder; şuur da onu kavramaya, adlandırmaya, hükme bağlamaya çalışır. Böylece insan, hem dış dünyayı hem iç dünyasını mevzu hâline getiren varlık olur. Bu karşılaşma olmadan ne “bilinen” vardır ne de “bilen”in kendisini bilmesi mümkündür. Şuur yoksa “bilgi” yoktur. Nesne vardır; ama nesne, insan için ancak şuurun “şey hâline getirme” gücüyle bilgi mevzuu olur. -REHA KANSU, "İBDA ve BİLGİ TEORİSİ", -II. Bilginin Bilene Var Olması-, besincidevre.org, 17 Temmuz 2026-
Epistemoloji
AKIL, BİLGİNİN YEGÂNE KAYNAĞI DEĞİLDİR!..
Salih Mirzabeyoğlu epistemolojiyi “bilen”in mahiyetinden başlatır. Bilinen, bilen için mümkün olduğuna göre, bilginin ilk meselesi nesne değil, bilenin mahiyetidir. Bu sebeple İBDA’da bilgi teorisi, “akıl mı, tecrübe mi, sezgi mi?” tartışmasına yeni bir cevap eklemek değildir. Bu tartışmanın kendisi, bilenin mahiyetini parçalayarak başladığı için eksiktir. Bilgi teorileri burada ya tecrübeyi önceye alır, ya aklı ya da sezgiyi. İBDA ise bu tartışmayı, bilenin mahiyetinde bulunan “kendinde bilgi” ile çözer. “Kendinde bilgi”yi ise rasyonalist mânâda hazır kavramlar deposu gibi anlamamak gerekir. Modern epistemolojiler çoğu zaman “bilen özne”yi akıl veya şuur olarak tarif eder. İBDA düşüncesinde ise akıl, ruhun bir şubesi ve âletidir; kendisi nihâî kaynak değildir. Bu yüzden İBDA’da bilgi teorisi, ruhun kendini ve kendisine mukavemet eden varlığı bilme çabasından başlar. -REHA KANSU, "İBDA ve BİLGİ TEORİSİ", I. Giriş, besincidevre.org, 17 Temmuz 2026-
Epistemoloji
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
BİLEN, BİLİNEN ve "IŞIK UNSURU"..
(...) Bilen ile bilinenin karşılaşması tek başına bilgi doğurmaz. “Işık unsuru”, İBDA’nın bilgi teorisinde bilginin meydana gelmesi için gerekli üçüncü unsurdur. Bilen vardır; bu, son tecritte ruhtur. Bilinecek şey vardır; bu, ruha kendini empoze eden varlıktır. Fakat bilen ile bilinenin karşı karşıya gelmesi tek başına bilgi doğurmaz. Onların arasındaki münasebeti bilgi hâline getiren, onu ölçüye, hükme, doğru düşünceye ve tatbike bağlayan unsur gerekir. Göz ve eşya varsa bile, ışık yoksa görmek gerçekleşmez. İşte “ışık unsuru” budur. Düşünme, sıfırdan, boşluktan, hiçbir ölçü olmadan başlamaz. Düşüncenin doğru işlemesi için, daha düşünme faaliyetinden önce ona yön veren bir “doğru”ya, bir mihraka, bir ölçüye ihtiyaç vardır. “Işık unsuru” bu ön-ölçü, bu yön verici hakikat, bu ilk aydınlık demektir. Allah kelâmının Peygamberler vasıtasıyla bildirilişinden ve Peygamberler tarafından tatbik edilişinden başlayarak, her düşünce ve her mevzunun kendi derecesindeki uygulama biçimlerine kadar iner. Bu noktada “ışık unsuru” ile “bildirenin gerekliliği” birleşir. Fert kendisine bildiren olmasa bilemez; çünkü bilgi, sadece içten gelen bir sezgi veya dıştan gelen bir veri değildir. Bildiren, fertteki ruhî çabayı ölçüye bağlar. En altta çevre, dil, tarih, toplum, örnek şahsiyet bildirir; en üstte ise Allah bildirir ve Peygamber bildirilen hakikatin insan hayatındaki mutlak tatbikini gösterir. “Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı; insanlık olmazdı” hükmü, bilgi teorisi bakımından da temel bir hükümdür. Bu, insanın bilgiye, dile, nizama ve medeniyete kendi kendine, sıfırdan, başıboş bir evrimle varmadığını; ilk ölçünün bildirilmiş olduğunu gösterir. Bu yüzden ışık unsuru, bildirilen hakikatin bilgi sürecindeki aydınlatıcı rolüdür. __Işık unsuru olmadan “bilinenin
Epistemoloji
BİLGİYİ BİLDİRENİN ROLÜ...
(...) Kaba idealizm, şuur her şeyi kendi içinden kuruyor der; kaba sosyolojizm, şuur çevrenin ürünüdür der. İBDA ikisini de aşar: ruh, şuurun kaynağıdır; fakat şuur, âlemde, bedenle, zamanla, mekânla, toplumla ve tarihle münasebet içinde görünür. Bu yüzden şuur, hem verilmiş bir ruhî kaynak taşır, hem de oluş içinde kendini gerçekleştirir. Fert, bilgiyi kendi ruhî keyfiyetinde bulur; fakat bu buluş, çevresiz, dilsiz, tarihsiz olmaz. Toplum ve çevre bildirir; fert, bu bildirilen içinde kendini bulur. Fakat ruh, eşya ve hâdiseyi sadece aksettiren pasif bir ayna değildir. Dış dünyanın uyaranlarına karşı “ben” şuurunu gösterici tepki verir. Yâni fert çevreyle uyanır, fakat çevrenin ürünü olan pasif bir madde değildir. Buradaki “bildiren”, ilk bakışta çevredir; fakat İBDA bağlamında çevre yalnız sosyolojik ortam değildir.“ Bildiren”in tabakaları vardır: dil bildirir, tarih bildirir, toplum bildirir, örnek şahsiyet bildirir, peygamber bildirir. Bu hükmün en yüksek metafizik karşılığı “Hakikat-i Ferdiyye” bahsidir. Fert, kendi ferdî oluşunda insan keyfiyetinin temsilcisidir; fakat bütün fertlerin hakikati, “tek fertte tecelli eden hakikatin” kadrosu olarak Allah’ın Sevgilisi’ne bağlanır. Dolayısıyla fert, kendi hakikatini bilebilmek için ferdin hakikatine, yani Allah Resûlü’nde temsil edilen mutlak ölçüye nisbetlenmek zorundadır. Bu yüzden cümleyi şöyle açabiliriz: Fert, kendisine varlığı, dili, zamanı, ölçüyü, doğruyu ve gayeyi bildiren bir nisbet zemini olmadan ne kendini, ne çevresini, ne de hakikati yerli yerince bilebilir; ama bildirileni kendi ferdî oluşunda idrâk ve tatbik ettiği ölçüde de şahsiyet olur. __Bildirme; isim vermek, ölçü vermek, eşyayı tanıtmak, neyin doğru, neyin yanlış, neyin ihtiyaç, neyin vazife olduğunu göstermek demektir. İnsan,
Epistemoloji
BİLİNEN ARANIR!..
(...) Bilgi hem düşünce faaliyetinin ürünü, hem de düşünce faaliyeti için gerekli olandır. Düşünme bilgiyle mümkün olur; bilgi de düşünme faaliyetiyle elde edilir. Buradan “hangisi önce?” sorusu doğar. Eğer bilinene ait bilgi baştan yoksa, ona yönelen faaliyet mümkün olmaz. Eğer faaliyet olmadan bilgiye varılabiliyorsa, zaten varma faaliyeti gereksiz olur. Bu ikilem, “bilinenin aranması” hükmünde çözülür. Madem biliniyor, niçin aranıyor? Madem bilinmiyor, nasıl aranıyor? İnsan tamamen bilmediği şeyi arayamaz; çünkü bulduğunda onun aradığı şey olduğunu tanıyamaz. Fakat tamamen bildiği şeyi de aramaz; çünkü arayışın mânâsı kalmaz. Demek ki aranan şey, bir bakıma bilinendir; fakat henüz gerçekleşmemiş, açılmamış, dışlaşmamış, keşfedilmemiş hâliyle bilinendir. Ruh, kendinde taşıdığı imkânı oluş içinde arar. Bulunan, gerçekleşmeden önce mümkün olarak vardır. Oluş, bu mümkün olanın hâl içinde gerçekleşmesidir. Salih Mirzabeyoğlu, bilenin mahiyetini duygu, düşünce ve iradî faaliyet terkibi içinde ele alırken, bilginin de bu üç faaliyetle kuşatılmış ve zaptedilmiş olan olduğunu söyler. Bilgi, dıştan içe gelen bir resim değil, iç ve dış arasında irâde tarafından açılan bir faaliyet sahasıdır. İnsan, dış dünyayı bilirken bile kendini açar. İnsan aradığını tamamen bilseydi aramazdı; hiçbir şekilde bilmese bulduğunu tanıyamazdı. O hâlde arayış, mutlak bilgisizlikten bilgiye sıçrama değil, kendinde saklı olanın faaliyetle açılmasıdır. __“Kendinde bilgi”nin faaliyete geçmesiyle bilgi iki istikamette açılır: insanın kendi mahiyetine doğru ve kendi dışındaki eşya ve hâdiselere doğru. Birincisi “kendi için bilgi”, ikincisi “kendi dışında bilgi”dir. Kendi için bilgi, insanın kendisini, kendi hâllerini, kendi iç oluşunu, kendi şuurunu mevzu edinmesidir. Bilgi, kendinde imkân olarak
Epistemoloji