Ankara sokakları dolup taşıyordu senin Ezirgan kokunla,
ve ellerim senin hatıralarının tınısında uslanıyordu.
Kendi dilinde söylüyordun şarkılarını,
çemberinde dönüyordu sema,
bir türkü gibi dönerken alnının çevresinde.
Bir ateş, bir su, bir yarı-uyanık rüya
ve simgelerimin yerinde kısık bir hafıza.
Ne denir ki?
Belki de hiçbir şey denmez,
çünkü gençliğim senin iki gamzenin sahibi.
Kahvelerin hatrına, parklarda gezerken,
benim kalemimden sızan parıltıya bak.
Gör ki nasıl eğilmişim iri okların önünde,
eski taşların gölgesinde.
Yanılmıştım,
çünkü aşk bana hayat olmuştu
ama yanında kayıplar da vardı.