İNGİLTERE, orta çağlardan itibaren yaşadığı siyasi iniş çıkışlara ve çatışmalara rağmen erken dönemlerde hak ve özgürlükleri hukuki güvence altına alan bir ülke olmuştu. Bu nedenle de demokrasinin beşiği olarak tarihe geçti. 1215 yılında imzalanan Magna Carta sözleşmesi "mutlak otoriteyi" sınırlandıran demokrasi sürecinin ilk somut örneklerinden biri olarak kabul edilir. 1649'da Oliwer Cromwell'in Cumhuriyet ilan etmesi, Batı toplumlarında ve özellikle Fransa'da krallık rejiminin kaldırılabileceğine olan inancı artırdı. Her ne kadar Cromwell sonrasında krallık rejimi tekrar tercih edilen yönetim biçimi durumuna gelse de kısa süreli Cumhuriyet uygulamasının ortaya çıkardığı düşünce yapısı insan hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik kanunlaştırma çalışmalarının hız kazanmasında etkili oldu.
Güçlü Parlamento ve kanunlardan üstün olmayan bir krallık yönetimi ortaya çıktı. Parlamentonun güçlenmesi partileri de önemli hale getirdi ve zaman içinde iki tanesi ön plana çıktı. Muhafazakar politikaları destekleyen Toryler ve liberal politikaları destekleyen Whigler.
Bu iki siyasi parti uzun yıllar varlıklarını korudular fakat 19. yüzyıla gelindiğinde temel düşünceleri aynı kalmak şartıyla iki parti de işim değişikliğine gittiler. 1830 yılından sonra Toryler Conservative Party (Muhafazakar Parti) adını alırken, Whigler 1859 yılından sonra Liberal Parti'ye dönüştüler.
19. yüzyıl İngiltere'sinin siyasal açıdan diğer bir özelliği de tahta çıkan Kraliçe Victoria'nın 1837'den 1901' e kadar devam eden uzun süre yönetimde kalmasıdır. Kraliçe'nin iktidarda bulunduğu sürede sırasıyla Il. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz ve Il. Abdülhamid Osmanlı İmparatorluğu'nu yönettiler. Bu denli uzun süren iktidar, doğal olarak döneme adını verdi ve Kraliçe'nin tahtta kaldığı yıllar
Otorite iki rol dayatır: ezen ve ezilen.
Kültürü hiçliğe sürükler; insanları korkan, nefret eden, mutsuz mankenlere dönüştürür.
Otorite, çocukların dayanışmasını deforme eder.
Sevgiyi bir horoz dövüşüne çevirir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
7. yüzyılda, imparatorluk sarayına İmparatoriçe Wu Zetian (saltanatı 690-705) hükmediyordu; Çin tarihinde Hükümran İmparatoriçe unvanını alan tek kadın oydu. Wu, saraya İmparator Gaozong'un (saltanatı 649-83) odalığı olarak geldi, ama birkaç yıl içinde imparator, imparatoriçesini kovarak onun yerine Wu'yu geçirdi. Bir kez imparatoriçe olunca, Wu, tüm muhaliflerini saf dışı etme sürecini başlattı ve kocası 660'ta inme geçirince, kontrolü tamamen eline aldı. Kocası 683'te öldü, ama Wu iktidarını sürdürdü. Bazılarının kanısına göre, en büyük oğlu Li Hong'u (652-75) öldürttü ve sonra, diğer bir oğlunu, yani Veliaht Prens Li Xian'ı (653-84) sürgüne gönderdi. Başka bir oğlunu daha azletti ve en küçük oğlu Ruizong'u (saltanatı 684-90, 710-12) kukla imparator olarak tahta geçirdi. 690' da kendisini, yeni bir Zhou Hanedanının imparatoru olarak ilan etti. Yaşı 80'e ulaşan ve hastalıklı olan İmparatoriçe Wu, nihayet 705'te bir darbeyle devrildi ve oğlu Zhongzong (saltanatı 684, 705--10) yeniden tahta geçti, ertesi yıl da Wu öldü. Bazıları, onu, Çin tahtını gasp eden kötü bir kişi olarak görmüştür, ama onun kararlılığından ve siyasal sezgisinden pek kuşku duyulamaz.