Baştan söylemeliyim ki; bu bir inceleme yazısı değil. Bir arka kapak yazısı olabilecek minvalde bir şey… Sümbüllere Sor Beni’ye dair küçük bir anekdot.
Katman katman bir hikâye, kazıdıkça kanayan, kanadıkça acıtan; rüyaların, sancıların, geçmişin ve geleceğin öyküsü. Sadece fakir bir kız ile zengin bir adamın romanı mı? Belki çok daha fazlası… Kadersel bağların iç içe geçtiği bir hayat. Kader, hataları düzeltme yoluna gider. Tam olarak bunun hikâyesi. Hayatı çalınan bir kız ve çok seven bir adam. Peki, sevmenin bir bedeli olur mu? Ama Jackson’ın sevmesinin bir bedeli var: Kendi hayatı!
Güzel ve Çirkin’deki güller ne ise, burada sümbüller oydu. Belki de bir çiçek her şeyin başlangıç noktasıydı.
Bir yanda yirmi birinci yüzyılın mimari dehası, dünyada en genç yaşta Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazanan, İngiltere’nin en zengin adamı: Jackson Moore. Diğer yanda yetimhanede büyümüş, Londra’da resim eğitimi alan burslu bir Türk öğrenci: Ahdar. Adı “yemyeşil” olmasına rağmen hayatı öyle değildi. Ama bir gün ünlü bir ressama dönüşecekti.
Biri, iki yaşındayken yetimhaneye bırakılmıştı; diğeri, on iki yaşında ailesini bir yangın kazasında kaybetmişti.
Londra, saklı bir aşka ev sahipliği yapacaktı.
Acılarla perçinlenmişti hayat, şiddete susamış ellerin kanadında…