Küçük beyaz çiçeği parmaklarımın arasına alarak okşadım. Artık habire ağlayıp durmayacaktım. Minguinho bu çiçek aracılığıyla bana veda etmiş, hayal dünyamdan ayrılarak acılarla dolu gerçek dünyama geçmiş olmasına rağmen ağlamayacaktım.
Kimi insanların ölmesi ne kolaydı. Lanet bir trenin gelmesi yetiyordu. Benimse gökyüzüne gitmem ne kadar zordu. Gitmeyeyim diye herkes bacaklarıma yapışmıştı.
Ev giderek daha fazla sessizliğe gömüldü, herkes ölümün çıt çıkarmadan gelecek adımlarını bekliyordu sanki. Kimse gürültü yapmıyordu. Herkes alçak sesle konuşuyordu. Annem neredeyse bütün gece yanı başımdan ayrılmıyordu. Bense Portuga'yı unutamıyordum. Kahkahalarını. Farklı telaffuzunu. Dışarıdaki cırcır böcekleri bile sakalının hırş, hırş, hırş sesini taklit ediyorlardı. Onu aklımdan çıkaramıyordum. Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. Kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey.