Albayım, bir hayat koleksiyoncusuydu. Hayatının hiçbir bölümünü çöp sepetine atmamıştı; bir gün lazım olur diye bir köşede saklamıştı. Kendisine yazılan bütün mektupları biriktirmişti. Kendi yazdığı mektupları da bir süre sonra geri almıştı. Tanıdıklarına gider ve ‘Mektuplarım zaman aşımına uğradı, onların üzerindeki hakkınızı kaybettiniz,’ derdi.
…beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum, ben Van Gogh’un resmi değilim, öldükten sonra beni müzeye koyamazsınız…
Ne var ki, dünyada ‘sizi anlıyorum’ gözlerinin sahteleri türemişti; gerçeği sahteden ayırmak çok zordu. ‘Sizi -anlıyorum konuşmanıza- ihtiyaç yok’ ya da ‘siz-onlara -bakmayın - yalnız - gözlerime inanın’ bakışlarının çoğu aslında ‘bugünü - geçirmek - için - birine - ihtiyacım - var’ kalıbından ibaretti.
Sıkıntım da benimle birlikte ihtiyarlıyor, diyordu. Eskiden oldukça canlı ve neşeli bir sıkıntıydı; şimdi, benim gibi aksi, çekilmez ve gittikçe hiç bir şeyi beğenmez oldu.