Her ne kadar hiçbir zaman tümüyle sıkılganlığımı yenemedimse de, onu bir ölçüye kadar ancak Güney
Afrika'da alt edebildim. Ama hazırlıksız konuşmak benim için olanaksızdı. Tanımadığım kimselerin karşısına çıkmaktan, söz söylemekten elden geldiğince kaçınmışımdır. Öyle sanyorum ki bugün bile, şu havadan sudan konuşulan ahbap toplantılarına ne giderim, ne de gitmek isterim.
Şunu da söyleyeyim ki, yaradılışımdaki bu çekingenliğin, arada bir beni gülünç durumlara sokması dışında, hiç de zararını görmüş değilim. İşin aslını ararsanız, bunun bana tümüyle yararı dokunmuştur. Önceleri canımı çok sıkan tutukluk, sonraları benim için bir zevk oldu. Bunun en büyük iyiliği, bana az sözcük kullanmayı öğretmiş olmasıdır. Düşüncelerimi kendiliğinden yoğunlaştırmak alışkanlığını edindim. Bugün, ağzımdan ya da kalemimden kolay kolay mantıksız bir sözcük çıkmaz diye kendi kendime senet verebilirim. Sözlerimde ya da yazılarımda, bana, "Keşke söylemez olsaydım" ya da "yazmaz olsaydım" dedirtecek herhangi bir şey bulunduğunu anımsamıyorum. Bu şekilde, birçok felaketten ve zaman kaybından kurtulmuşumdur. Tecrübe bana gösterdi ki, susmak kendini gerçeğin hizmetine veren kimsenin ruh disiplini içindedir. Gerçeği gereğinden çok büyütmek ya da yok etmek, yazılı ya da yazısız, insanın doğal güçsüzlüğüdür. Onu yenmek adına biricik çare de susmaktır. Az konuşan kimse, binde bir düşüncesiz şeyler söyler, çünkü her sözcüğünü bir bir tartar. Konuşmaya can atan nice kimseler vardır. Hangi toplantı başkanı, konuşmak isteyenlerin sürekli başvurularından kurtulmuş ki? Konuşma izni alan bir söylevci, genellikle verilen süreyi aşar, bu sürenin uzatılmasını ister ve izne bakmadan konuşmasına devam eder. Bütün bu gevezeliklerin dünyaya herhangi bir iyiliği dokunacağı pek söylenemez. Gerçekte, sıkılganlığım