"Bu hikâyeye konu olan olayların geçtiği zamanlarda, -bundan yirmi beş-otuz sene önceleri- Avrupa görmüş bazı gençlerden, önce zarafet düşkünü soylu aile çocuklarına, sonraları hâl ve vakitleri ikinci derecede bulunan memur çocuklarına bulaşan Avrupalılık hastalığına Keşfi Bey de yakalanmıştı. Pederinin servet ve makamının izin verdiği ölçüde Avrupalı tarzında süslü gezmek, Fransızca okumak, 'Bonjur!', (Günaydın!) 'Bonsuar!', (İyi akşamlar!) 'Vu zaile biyen?" (İyi misiniz?) demek için Beyoğlu'nda adam aramak, Türkçe konuşurken araya Fransızca sözler katmak, koltuğunun altında roman taşımak, israf ve eğlence için borç etmek ve Türkçe'yi edebiyatsız kaba bir dil olarak kabul edip, bu dili bilmemekle övünmek... İşte bu gibi züppelikler, o zaman olduğu gibi bugün de alafrangalık icaplarından sayılan fikir ve hareketlerde, kısacası millî âdetlerden mümkün olduğu kadar sıyrılmakta Keşfi Bey de akranları ile aynı ayardaydı.
Keşfi Bey doğuştan zekiydi; fakat çocukluğundan beri tembelliğe alıştığı için öğrenim yolunda uğraşmak ona göre en ağır işlerden gelirdi. Türkçe'yi öğrenemediği, öğrenmek de istemediği gibi alafranga bey için tam bir övünme sebebi sayılan Fransızca'yı da lâyıkıyla kıvıramamış, diğer her türlü bilgiden tamamen mahrum kalmıştı."