Alpay

... İslamcılara savaş açan zorba iktidarların da gözümde daha fazla değeri olmadığını eklemekten kendimi alamıyor ve daha az zararlı olacağı bahanesiyle yaptıkları haksızlıkları alkışlamayı reddediyorum... Bu halklar hafif bir zarardan çok daha iyisini, ehven-i şerden daha iyisini hak ediyorlar, onlara gerçek demokrasiden, gerçek modernlikten başka bir şey olmayan gerçek çözümler gerekir, demek istediğim, güdük ve zorla dayatılan bir modernlikten çok, bütünlüklü ve kabul gören bir modernlik.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir an kendimizi Arap dünyasında bir üniversiteye giren on dokuz yaşında genç bir adamın yerine koyalım. Eskiden olsa, yaşam koşullarının sıkıntılarına duyarlı davranacak ve onu kendi usulünce fikir tartışmalarına yönlendirecek Marksist eğilimli bir kurumu tercih ederdi; ya da onun kimlik ihtiyacını okşayan ve belki de ona yeniden doğuştan ve modernleşmeden söz edecek milliyetçi bir kuruma katılırdı. Bugün Marksizm çekiciliğini yitirdi, otoriter, beceriksiz ve yozlaşmış rejimlerce el konulan Arap milliyetçiliğiyse güvenirliğini yitirdi. Bu delikanlının, yaşam biçimi, bilimsel ve teknolojik başarıları yüzünden Batı'yı çekici bulması da göz ardı edilemez; bununla birlikte bu modeli temsil eden anlamlı hiçbir politik kuruluş bulunmadığından böyle bir çekimin onun bağlanacağı yol üzerinde ancak pek az sonucu olacaktır... "Batı cennetine" özlem duyanların, çoğu zaman göçmenlikten başka çareleri yoktur. Meğer ki, imrenilen bu modelin bazı veçhelerini iyi kötü kendi evlerinde yaşamaya çalışan ayrıcalıklı "kesimlerden" birine mensup olmasınlar. Ama balkonunun altında bir limuzinle doğmamış olan herkes, kurulu düzeni sarsma arzusu duyan herkes, yozlaşmaya, devlet zorbalığına, eşitsizliklere, işsizliğe, gelecek endişesine isyan eden herkes, çok çabuk değişen bir dünyadaki yerinin neresi olduğunu bulmakta zorlanan herkes İslamcı hareketin etkisine kapılıyor. Orada hem kimlik ihtiyaçlarını, bir gruba dahil olma ihtiyaçlarını, maneviyata olan ihtiyaçlarını, fazlasıyla karmaşık gerçekliklerin basit biçimde açıklanmasına olan ihtiyaçlarını, hem de eylem ve başkaldırı ihtiyaçlarını gideriyorlar...
Mısır'ı örnek verdim, aynı dönemde çok kazançlı uyuşturucu ticaretine açılmayı reddettiği için, serbest ticaret adına o aşağılık "afyon savaşı"nın acısı çeken Çin'den de söz edebilirdim. Yani, bütün bir insanlığa kazandırdıkları kıyas kabul etmez olan Batı'nın gelişmesinin de -bunu hatırlatmalı mı? - pek parlak olmayan veçheleri vardır. Modern dünyanın kurulması olgusu, aynı zamanda yıkıcı bir olgu da olmuştur. Enerji fazlası olan, yeni gücünün bilincinde olan, üstünlüğüne inanan Batı, tıbbın, yeni tekniklerin nimetlerini ve özgürlükçü düşünceleri yayarak, ama aynı zamanda katliamlara, yağmalamalara ve sömürgeleştirmelere girişerek, aynı anda her yönde ve her alanda dünyayı fethe çıkmıştır. Ve her yerde büyülü bir hayranlık kadar kin de uyandırarak.
Birkaç yıldır, Fransa'da en yakın dostlarımdan bazılarında küreselleşmeden bir afetmiş gibi söz etme eğilimi gözlemliyorum. "Gezegen köyü"nden söz edilmesi onları fazla heyecanlandırmıyor, İnternet'e ve iletişim konusundaki en son gelişmelere mesafeli bir ilgi duyuyorlar. Çünkü onların gözünde küreselleşme Amerikanlaşma'yla eşanlamlı: kendi kendilerine, hızla tektipleşmeye doğru giden bu dünyada yarın Fransa'nın yerinin ne olacağını, diline, kültürüne, saygınlığına, parıltısına, yaşam biçimine neler olacağını soruyorlar; mahallelerine bir fast food açılınca sinirleniyor, Hollywood'a, CNN'e, Disney'e ve Microsoft'a veryansın ediyor ve gazetelerde İngilizceden alındığı şüphesi uyandıran en küçük bir dil kullanımının peşine düşüyorlar. Bu örneği vermemin nedeni, benim gözümde, modernleşmenin Batı'da bile, gelişmiş bir kültürü olan ve evrensel saygınlığa sahip ileri bir ülkede bile, egemen bir yabancı kültürün Truva atı olarak algılandığı an nasıl kuşkulu hale geldiğini göstermesidir.
Bu gezegenin üzerinde nerede yaşanırsa yaşansın, artık her türlü modernleşme Batılılaşma demektir. Teknik gelişmelerin daha da vurgulayıp hızlandırdığı bir eğilim. Elbette, hemen her yerde çok özel uygarlıkların damgasını taşıyan anıtlar ve eserler bulunur. Ama yeni olarak yaratılan her şey -ister binalar, kurumlar, bilgi araçları söz konusu olsun, ister yaşam biçimi- Batı'ya öykünmedir. Bu gerçeklik, egemen uygarlığın bağrında doğanlarla, dışında doğanlar tarafından aynı tarzda yaşanmıyor. Birinciler kendileri olmaktan vazgeçmeden değişebilir, hayatta ilerleyebilir, uyum sağlayabilirler; hatta Batılılar'ın modernleştikçe, kendilerini kültürleriyle daha çok uyum içinde hissettikleri bile söylenebilir, sadece modernliği reddedenler kendilerini yabancılaşmış bulurlar. Dünyanın geri kalanı için, darmadağın olmuş kültürlerin içinde doğanlar için, değişimi ve modernliği alış farklı biçimlerde ortaya kondu. Çinliler, Afrikalılar, Japonlar, Kızılderililer ya da Amerika yerlileri için, Yunanlılar ve Ruslar için, İranlılar, Araplar, Yahudiler ya da Türkler için modernleşme, sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi. Zaman zaman coşkuyla karşılandığında bile, hiçbir zaman belli bir burukluk olmadan, bir aşağılanma ve inkar duygusu olmadan yaşanmadı. Sindirilmenin tehlikelerini acıyla sorgulamadan. Derin bir kimlik bunalımına düşmeden.