Alpay

Evet, elbette durgunluk olmuştur. XV. ve XIX. Yüzyıllar arasında Batı hızla ilerlerken, Arap dünyası olduğu yerde sayıyordu. Kuşkusuz dinin bunda bir parça etkisi olmuştur ama bana öyle geliyor ki, din daha çok bunun kurbanı olmuştur. Batı'da toplum dinini modernleştirmiştir; Müslüman dünyasında, olaylar aynı şekilde gelişmemiştir. Bu din, "modernleştirilemez" olduğu için değil -bunun kanıtı ortaya konmamıştır- ama toplumun kendisi modernleşemediği için. İslamiyet yüzünden, diyecekler bana. Bu acele söylenmiş bir sözdür. Avrupa'yı Hıristiyanlık mı modernleştirmiştir? Modernleşmenin dine karşı gerçekleştirildiğini savunacak kadar ileri gitmeden, dinin bu gelişmenin "lokomotifi" olmadığını, daha çok, çoğu zaman vahşice bir dirençle sürekli karşı çıktığını ve bu direncin kırılması ve dinin uyum sağlaması için değişim baskısının derin, güçlü ve sürekli olması gerektiğini söylemek mantıklı olacaktır.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Burada karşı çıktığım şey, olanları çok daha iyi açıklayan başka başka etkenler işin içindeyken, her Müslüman ülkede -Kuzey'de ve Güney'de, uzak gözlemciler indinde olduğu gibi ateşli yandaşlar arasında da- meydana gelen her olayı "İslam" başlığı altında toplama alışkanlığı. Başlangıcından bu yana İslam tarihi üzerine on koca cilt okuyabilirsiniz, Cezayir de olanlardan hiçbir şey anlayamazsınız. Sömürgecilik ve sömürgeciliğin sona ermesi hakkında otuz sayfa okuyun, çok daha fazlasını anlarsınız.
Toplumların dinler üzerindeki etkisini dile getirirken, sözgelimi, Üçüncü Dünya Müslümanlarının Batı'ya şiddetle hınç duymalarının, sadece kendilerinin Müslüman, Batı'nın Hıristiyan olmasından değil, aynı zamanda onlar yoksul, baskı altında, küçümsenmişken, Batı'nın zengin ve güçlü olmasından ileri geldiğini düşünüyorum. "Aynı zamanda" diye yazdım. Ama içimden "özellikle" diye düşündüm. Çünkü bugünün militan İslamcı hareketlerine bakarken, gerek söylemlerinde gerekse yöntemlerinde altmışlı yıllardaki üçüncü dünyacılığının etkilerini kolayca keşfediyorum; bu arada, İslam tarihini araştırşam da bu hareketlerin açıkça atası olabilecek hiçbir şey bulamıyorum. Bu hareketler Müslümanlık tarihinin saf bir ürünü değil, bizim çağımızın, çağımızın gerginliklerinin, çarpıklıklarının, uygulamalarının, umutsuzluklarının ürünüdür.
Din
Batı toplumu ihtiyacı olan Kilise'yi ve dini yarattı. "İhtiyaç" sözcüğünü, terimin en eksiksiz anlamında, yani, içine elbette tinsellik ihtiyacını da katarak kullanıyorum. İnananları ve inanmayanlarıyla bütün bir toplum katıldı buna, zihniyetlerin evrimine katkısı olan herkes Hıristiyanlığın evrimine de katkıda bulundu. Madem ki tarih devam ediyor, katkıda bulunmaya da devam edecekler.
Din
Hiçbir din hoşgörüsüzlükten soyutlanmış değildir ama bu iki "rakip" dinin bir bilançosu yapılacak olsa, İslam hiç de fena görünmez... Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya'daki Müslümanlara ne oldu? Ya Sicilya'daki Müslüman-lara? Yok oldular, tek kişi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hıristiyan edildiler. İslam tarihinde daha başlangıçtan itibaren, ötekiyle yan yana yaşama konusunda dikkate değer bir yatkınlık görülür. Geçen yüzyılın sonunda, en büyük İslam gücünün başkenti İstanbul'un nüfusu içinde başlıca Rumlardan, Ermeniler den ve Yahudilerden oluşan Müslüman olmayan bir çoğunluk bulunuyordu. Aynı dönemde Paris'te, Londra'da, Viyana'da ya da Berlin'de nüfusun yarısının Hıristiyan olmayanlardan, Müslüman ve Yahudilerden oluşabileceği düşünülebilir miydi? Bugün bile, kentlerinde müezzinin ezan okuduğunu işiten pek çok Avrupalı rahatsız olurdu.