Alpay

Matbaa makinesine gösterilen bu muhalefet okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı için aşikâr sonuçlar doğurdu. 1800’de İngiltere’de yetişkin erkeklerin yüzde 60’ı ve kadınların yüzde 40’ı okuryazarken Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yurttaşların muhtemelen yalnızca yüzde 2 ya da 3’ü okuryazardı. Hollanda ve Almanya’daki okuryazarlık oranları daha da yüksekti. Osmanlı toprakları bu dönemdeki eğitimsel düzeyinin son derece düşük olması yüzünden, tıpkı nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 20’si okuma yazma bilen Portekiz gibi, Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldı. Osmanlı kurumlarının son derece mutlakıyetçi ve sömürücü olduğu göz önünde bulundurulduğunda, sultanın matbaa makinesine gösterdiği düşmanca tutumu anlamak zor değildir. Kitaplar fikirlerin yayılmasına neden olurlar ve böylece nüfusu kontrol altında tutmak güçleşir. Bu fikirlerin bazıları ekonomik refahı artırmak için yeni ve değerli yollar sunabilir fakat bazıları da yıkıcı olabilir ve mevcut siyasal ve sosyal durum için tehdit oluşturabilirler. Ayrıca, kitaplar okuma yazma öğrenen herkes için bilgiyi ulaşılır hale getirdiğinden şifahi bilgiyi kontrol edenlerin iktidarını da sarsabilirler. Bu da elitlerin kontrolündeki statüko için tehdit oluşturur. Osmanlı sultanları ve din kurumları ortaya çıkabilecek yaratıcı yıkımdan korktular. Getirdikleri çözüm ise matbaayı yasaklamak oldu.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bizim çiftliğimizde olmaz: Gelişimin önündeki engeller
Fakat herkes matbaayı cazip bir yenilik olarak görmüyordu. Osmanlı sultanı II. Bayezid, daha 1485’te çıkardığı bir fermanla Müslümanların Arapça baskı yapmasını kesin bir biçimde yasakladı. Bu kural 1515’te Sultan I. Selim tarafından daha da pekiştirildi. 1727’ye kadar Osmanlı topraklarında matbaa makinesine müsaade edilmedi. Daha sonra Sultan III. Ahmet, İbrahim Müteferrika’ya bir matbaa makinesi kurması için izin veren bir kararname çıkardı. Bu gecikmiş adıma bile kısıtlamalar getirilmişti. Kararname “Bu hayırlı günde bu Batılı usul tıpkı bir gelinin duvağını kaldırır gibi gün yüzüne çıkarılacak ve bir daha asla saklanmayacaktır” dese de Müteferrika’nın matbaası sıkı bir biçimde izlenecekti. Kararname şöyle diyordu: " Kitapları tashih için, hakîki ulemâ ve müdekkik fâzıllardan, şer’î ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan müslüman faziletli kâdılardan eski İstanbul kâdısı Mevlânâ İshak ve sabık Selanik kâdısı Mevlânâ Sâhib ile Galata eski kâdısı Mevlânâ Es’âd (faziletleri ziyâde olsun) ve büyük şeyhlerden olup, hakîkî âlimlerin önde geleni Kasımpaşa mevlevîhânesi şeyhi Mûsâ (ilmi ziyâde olsun) me’mur ve tâyin olunmuşlardır. " Müteferrika’ya matbaa kurması için izin verilmişti fakat ne basarsa bassın, din ve hukuk âlimlerinden, yani kadılardan oluşan üç kişilik bir heyet tarafından incelenecekti. Belki de matbaa makineleri daha yaygın olsaydı diğer herkes gibi kadıların ilim ve irfanları da ziyade olacaktı. Fakat öyle olmadı, matbaa kurması için Müteferrika’ya izin verildikten sonra bile.
Basmak yasaktır·Kitabı okudu
Teknolojik yenilikler toplumları müreffeh hale getirir fakat aynı zamanda eskinin yerine yeninin geçmesine ve belirli insanların ekonomik ayrıcalıklarının ve siyasal güçlerinin yok olmasına da yol açar. Sürdürülebilir ekonomik büyüme için genellikle Lee gibi yeni insanlardan gelen yeni teknolojilere, yeni yöntemlere ihtiyaç duyarız. Teknolojik yenilik toplumu refaha taşıyabilir fakat başlattığı yaratıcı yıkım süreci, Lee’nin teknolojisiyle kendilerini işsiz bulacak el örgücüleri gibi eski teknolojilerle çalışanların geçimini tehlikeye atar. Daha da önemlisi, Lee’nin makinesi gibi büyük yenilikler siyasal gücün yeniden şekillendirilmesi tehlikesi de yaratırlar. Nihayet, Elizabeth ve James’in patente karşı çıkmalarının nedeni Lee’nin makinesi yüzünden işsiz kalabilecek insanların kaderleriyle alakadar olmaları değildi, bu icadın siyasal istikrarsızlık yaratıp iktidarlarını tehlikeye sokarak onları yerlerinden etmelerinden, siyaseten kaybetmekten korkmalarıydı. Luddistler örneğinde gördüğümüz üzere el örgücüleri gibi işçilerin direnişlerini kırmak çoğu zaman mümkündü. Fakat elitler, hele de siyasal güçleri tehlikeye girdiğinde, yeniliğin önünde çok daha zorlu bir engel oluşturuyordu. Yaratıcı yıkım nedeniyle kaybedecek daha fazla şeye sahip olmaları yalnızca yeni teknolojileri hayata geçirenlerin onlar olmayacağı anlamına gelmiyordu, aynı zamanda genellikle bu tür yeniliklere direnecekleri ve durdurmaya çalışacakları anlamına da geliyordu. Bu nedenle, toplumların radikal yenilikler yapmaları için yeni insanlara ihtiyaç duymalarının yanı sıra bu yeni insanların ve neden oldukları yaratıcı yıkımın da çoğu zaman çeşitli direniş odaklarının –güçlü hükümdarlar ve elitler de dahil– üstesinden gelmeleri gerekir.
Cultural Complicities
Academic culture is a fundamental element of the implicit pedagogy implemented by the upper classes. The cultural rally, the first stage of those rallies that bring together exclusively, through the use of closed invitation lists, adolescents who belong to the same world, is one of the social forms of familiarization with works of culture. Indeed, it is significant that in this group of young persons descended from good families, visits to châteaux, churches and performances are made in a group. The rally created by Count Henri de Burton started with a set of cultural visits, including Chantilly. "We went to Mass in the village church, whose stained glass windows are very beautiful. The vicar was forewarned to have us visit the church." Then the castle of Chantilly. "For that," continues M. de Burton, "I had called a friend who is a member of the Institute of the Academy of Fine Arts, who put me in contact with the administration of Chantilly. We had a picnic. In the aristocracy one does things simply. We ate the picnic in the tennis courts. We made sure the children were aware that that was a privilege of which they must be cognizant." So simplicity does not exclude favorable treatment that would not be granted to just anyone: not everyone who wants to may picnic in a room of a historic monument. And thus the young persons learn that they are not just anyone. They also learn it by escaping the anonymity of the average tourist. The vicar expects them and brings them to visit the church, the administration of the château welcomes them and grants them what it refuses to others. Visits are thus the opportunity to try out the social capital which one has at his disposal by dint of his parents and which he will inherit. The rally included some embassies. "The children
Cultural Complicities
School can take the place of the family milieubut it depends on which school, of course. Éva Thomassin, as we have seen, daughter of a rich family originally from Argentina, boarder at a Lausanne school frequented by royal children and heirs of great international fortunes, shows that these exceptional private schools replicate this relationship of complicity with the cultural universe. "We took a trip to Italy, from Milan to Naples; all of Italyvisiting museums. I will never forget that trip! The marvelous trains of that era, the paintings I saw in museums. We must have been very, very well escorted, to have succeeded in getting us to like Fra Angelicos at that point. . . Unforgettable! to the point that when I see a picture today, I immediately recognize it. The other day I said: Ah! that is a Filippo Lippi. You don't forget these things." This cultural training always has as a social dimension: it is a question of mastering the culture necessary to efficiently manage the social capital. "They prepared us to go into a salon and know how to converse intelligently, in a cultivated manner." In any case, what characterizes the schools favored by the great families resides in the complementary fashion with which they assure the transmission of all forms of capital: academic, cultural, and also social, symbolic and even physical, by the importance granted to the body and sports. In sum, a complete education for a complete person.