Sinek sarayı Trakya köylerinde evin başköşesine konan, incecik çöplerden yapılmış bir süs eşyasıdır. Dışardan renkli ve narin görünür, ama aslında kimsenin masasında görmek istemediği sinekleri etrafına toplayarak evin temiz kalmasını sağlayan iyi niyetli ve pis bir kapandır.
Süheylanımın apartmanı da biraz böyle, çok renkli ve ilginç ama toplumun görünmez kılmak istediği aykırı ve gariban kişilere ev sahipliği yapar. Herkes birbirinin biraz ailesidir, iç içe geçmiş hayatları ile birbirlerini var ve yok etmektedirler. Torunu Hilmi'nin çocukluk arkadaşı Sinan, Fransa'dan belirsiz bir süreliğine İstanbul'a geldiğinde, Süheylanım bu apartmandaki boşalttığı kendi dairesini Sinan'a açar. Bu sayede cüce Sabbek Hanım ve mongol oğlunu, darbukacı ikiz kızkardeşleri, fahişe Gülfiliz'i ve travesti Nejla'yı dışarıdan bir göz ile tanırız.
Sinan, Fransa bürokrasisinde soyadı sebebiyle gizleyemediği kötü şöhretli silah tüccarı babasının namından İstanbul'da kurtulmuşken, burada da annesine dair geçmişle yüzleşir. Aslında o da, kimlik ve aidiyet duyguları arasında sıkışmış, paylaştığı apartmanın diğer sakinleri kadar ilginç ve garibandır.
Hikaye aniden, bir apartmana sıkışmış bunca ağırlığın kaçınılmaz patlaması ile, soluksuz bırakacak bir hızla malum sona doğru akmaya başlar. Maskeli balonun kanlı bir olayla sona ermesi, herkesin maskesini düşürüp gerçek yüzleriyle yeniden tanışmalarına vesile olur.
Kitapta 90'ların Beyoğlu ve Cihangir'ini Fransız bir gözle dolanırken, kentin Batılı bir vitrin olma çabasına karşılık içeride biriken çürümesine, sınıfsal kırılmalarına ve kültürel savrulmalarına sessizce tanıklık ederiz.
Keyifli ve aylak başlayan bir hikayenin son sapakta aniden trajediye kırması beni koltuğuma yapıştırmış olsa da bu eylemsizlik dram sevmeyen bünyemi tokat gibi