Romanı okumaya başladığımda hissettiğim ilk şey, II. Abdülhamid döneminin o meşhur, boğucu istibdat atmosferi oldu. Servetifünun neslinin o içine kapanık, marazi, hayal ile hakikat arasında sıkışıp kalmış "melankolik" yapısı bu eserin her satırına sinmiş durumda. Salon Köşelerinde, adından da anlaşılacağı üzere, toplumsal meydanlardan, sokaklardan ve halkın gerçeklerinden kaçıp lüks salonların korunaklı köşelerine sığınan bir aydın zümresini anlatır. Romanın merkezinde Şekip adlı bir Türk'ün, alafranga yaşam tarzının tam ortasında, İngiliz bir kadın olan Lydia’ya duyduğu marazi aşk yer alıyor. Ancak bence buradaki asıl mesele sadece bir aşk hikayesi değil, Tanzimat’tan beri yakamızı bırakmayan o köklü Şark-Garp çatışmasıdır. Şekip ile Lydia’nın marazi aşkı ekseninde şekillenen konu, aslında Batılılaşmayı sadece alafranga bir yaşam tarzı ve şekilcilikten ibaret sanarak kendi köklerine yabancılaşan aydın zümrenin toplumsal ve psikolojik çöküşünü, yani o dönemin "mavi hayaller - siyah hakikatler" trajedisini anlatır. Safveti Ziya'nın bu eseri, Servetifünun romanının Halit Ziya gölgesinde kalmış ama aslında realizm ve natüralizm akımlarının izlerini çok net taşıyan gizli bir başyapıttır. Safveti Ziya, Batılılaşma sancıları çeken Osmanlı aydınının trajikomik halini, çağdaşlarının aksine duru bir Türkçe ve keskin bir gözlem gücüyle edebiyatımıza miras bırakmıştır. Hem kısa hem akıcı bir kitap. Okunmasını tavsiye ederim.