İnsanın en yorgun olduğu an kendini yeniden doğurmaya başladığı andır. Hayati kararlar bu sıra verilir. Yaşam boylu boyunca sorgulanır. Etraftaki insanlar tartılır, kalanlar ve gidenler olur. Davranışlar değişime uğrar. Yeni bir amaç belirlenir. Ve bu sancılı süreç er ya da geç sona erer. İnsanın en güçlü hissettiği an ise, kendini yeniden doğurmayı başardığı andır. Çünkü tüm zayıflıklarını geride bırakmanın mecburiyetini anlamıştır.
Alıntı
yeni baskı gelsin diye ne açıklama yazicam ki ben 🧗 amaç belli zaten 😞
Alıntı
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Her insan kusurludur; Kusursuz insan yoktur. İnsanoğlu da zaten, bir kusur üzerine, cennetten dünyaya inmemiş midir? Amaç insanın kusurlarına rağmen, insanı sevmek değil midir?
İnsan ve Duygular
Bazen düşünüyorum da, kitaplar üzerine konuşmak için girdiğimiz yerde kitaplardan başka her şey konuşuluyor. Küfürler, gereksiz tartışmalar, flörtleşmeler, bitmeyen polemikler... Kimseye neyi konuşacağını söyleyecek değilim elbette. Herkes istediği gibi vakit geçirir. Ama insan yine de ara sıra uygulamanın neden kurulduğunu hatırlıyor. Bir kitabın altına yazılmış samimi bir inceleme görmek, bir karakter üzerine yapılan güzel bir yorum okumak ya da hiç bilmediğin bir kitaba dair yeni bir bakış açısı kazanmak artık eskisi kadar sık karşılaştığımız şeyler değil. Sanki kitaplar bahane, geri kalan her şey asıl amaç olmuş gibi. Belki yaşlanıyorum, belki de fazla romantik düşünüyorum ama bir kitap uygulamasında kitapların bu kadar geri planda kalması tuhaf geliyor. Çünkü bazen bir kitabın bıraktığı iz üzerine edilen birkaç cümlelik sohbet, yüzlerce gereksiz tartışmadan daha kıymetli olabiliyor. Buraya ilk geldiğimde insanların ne okuduğunu, hangi cümlelerin onlara dokunduğunu, hangi kitapların hayatlarında iz bıraktığını merak ederdim. Şimdi ise kitap konuşan insanlara rastlayınca ayrıca seviniyorum. Sanırım en garibi de bu.
Düşünce
Hiçliğim
Hala bazı şeyleri anlamdıramıyor Aldığım kararları sorguluyor Kendi zehirli sarmaşıklarıma dolanıyor Ve hiçliğimde kayboluyorum Tatminsizlik gibi sorunlarla boğuşuyor Memnun olamıyor Kendimi yeterince iyi bulamıyor Benliğimi reddediyorum
Şiir
Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset