Onun yokluğunu görüyorduk ve bu yoklukla somut bir șeymiş gibi karşılaşıyorduk. Onun eksikliği, bir fotoğraftan makasla dikkatle kesilip çıkarılan birinin bıraktığı keskin hatlı boşluk gibiydi; ve șimdi bu eksik kişi her şeyden daha önemli daha baskın olmuștu. Amadeu'yu da böyle özlüyorduk iste: Özgül yokluğuyla.
Beni severdi Amadeu, insan kız kardeşini nasıl severse öyle. Ama ben, yalnızca oyuncak bebek gibi okşanmak istemiyordum, keşke beni ciddiye de alsaydı.
“Amadeu burayı, kitapları severdi. ‘Öyle az zamanım var ki Adriana,’ derdi sık sık, ‘okumak için öyle az zamanım var ki; belki de rahip olsam daha iyi olurdu.’ Ama muayenehanenin hep açık olmasını isterdi, sabahtan akşama kadar. ‘Acısı olan, korkusu olan bekleyemez,’ derdi hep, ben onun yorulduğunu görüp biraz yavaşlatmaya çalıştığımda. Geceleri uyuyamayınca okurdu ve yazardı. Ya da belki okuması, yazması, düşünmesi gerektiğini hissettiği için uyuyamazdı, bilmiyorum. Onun bu uykusuzluğu bir lanetti ve eminim ki çektiği bu acılar olmasaydı, huzursuzluğu olmasaydı, durup dinlenmeden kelimeleri arayıp durmasaydı, beyni çok daha uzun bir süre çalışırdı. Belki de hâlâ hayatta olurdu. Yaşasaydı bu yıl, 20 Aralık’ta seksen dört yaşında olacaktı.”