Tarık Tufan'ın, -kapağında öykü yazsa da-, deneme tarzında olan bu eseri, bizzat yazarın dert edindiklerini, içsel yolculuğunda, onun ruhunu sızlatan ve hatta kanatan yaralarını anlatan bir eserdir. Hatta kendisi "Yakama yapışan cümleleri olduğu gibi yazdım" diyerek ifade ediyor bu serüveni... Yazarın bu girişi, bana Necip Fazıl 'ın şu cümlelerini hatırlattı;
"Eser vermenin ilk şartı çile çekmektir."
"Tohum çatlarken ve hayvan doğururken, belli başlı birer oluş çilesi içindedir. Kaldı ki, insan..."
Yazarın içindekiler o kadar büyüyor büyüyor büyüyor ki, sancılar çekiliyor, doğum gerçekleşiyor ve kitap ortaya çıkıyor.
Yazar, içindeki zehrin, kelimeler dünyasında karşılık bulacağına ve böylece hafifleyeceğine inanıyor.
Yüreğe doldurduklarını, kaleminden sızarak boşaltıyor. Belki o da Sait Faik gibi, "Yazmazsam delirecektim" diye düşündü ve içindekileri böylelikle kaleme döktü, kim bilir...
Yazar kitaba, o meşhur Anna'sıyla başlıyor. Bu şiirsel yazının farklı bir melodisi olduğunu düşünüyorum. Aslında cümleler çok basit,ama ruhun notalarına dokunmayı biliyor. Anna ile dertleşirken söyledikleri, insan yaşamının tamamlanmayan yerlerine dokunuyor. Onunla konuşurken ifade ettiği duygular, "insanca" bir bakışa tazelik getiriyor. Birlikteliklerin "insanca" olabileceğine dair tertemiz bir umut sunuyor.
Ardından yazar, Yasin suresi 20-21.ayet vesilesiyle, koşarak gelen bir kahramandan bahsediyor. Kitap, ismini de bu denemeden alıyor. Hani bazen masallarda, bazen de hayallerimizde bir kahraman düşleriz.. Gelse ve dünyayı bahar bahçe yapsa, herkes sevmeyi ve insanlığı bilse, dediğimiz.. Dünya iyilik ve güzellikle dönse, dediğimiz.. Hâlbuki o kahraman en son 571 yılında geldi ve hepimizin ruhuna bir kahraman tohumu bıraktı(tabiiki Rabbimiz vesilesiyle). Artık o