Bu hayatta her şeyin ayrı bir güzelliği var; ama aşkın güzelliği bambaşka bir güzellik... Yaşayan bilir, ruhunda hisseden her an yeniden dirilir. ___ /Güven Taşdemir
1000Kitap
Aşk şekil değiştirmez, biz sadece öyle zannederiz. Onu kaybettiğimizi sandığımızda bile, o hep oradadır, sessiz ama dimdik. Bir hamur gibi... aynı şekle dönmeyi bekleyen, yeniden yoğrulmayı bekleyen. Zaman geçer, insanlar gelir geçer, hayat değişir; ama o aşk, hâlâ bekler. Belki bir gün, başka ellerde, başka bir gülüşte, tekrar aynı şekle kavuşmak için... ve o an, kalbimiz yeniden hatırlar, sever ve yaşamaya devam eder.
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Önce ilk aşkınıza hayran olur, sonra sonsuz aşkınıza imanla kavuşursunuz. Bir tebessümle başlar her şey, acemice. Kalp çarpar, dil tutulur, dünya başka türlü döner. Sanırsın ki ömür o bakışta gizlidir. Oysa o yalnızca kapıdır, eşiği geçmek gerekir. Yıllar geçer, yollar aşınır ayak izlerinden. Aşk büyür, kabuk değiştirir, soyunur hayallerden. İlk heyecan küllenir, yerini kor bir sabra bırakır. Ve anlarsın: Sevmek yanmak değil, yan yana durmaktır. Sonra bir gün, sessizliğin ortasında ne eksik ne fazla, tam olduğun hâlde bulursun onu. Ne aramak vardır artık ne kaybolmak... Sonsuz aşk dediğin, iman olur. Dille söylenmez, kalpte mühürlenir. Fırtına kopar, dağlar yıkılır, sen sarsılmazsın. Çünkü o artık sevda değil, inançtır. Sonsuz aşk dediğin, iman olur. Şüphe uğramaz kapısına, hasret üşütemez. Göz görmese de bilirsin, el tutmasa da hissedersin. Vuslatı beklemezsin, çünkü çoktan kavuşmuşsundur. Sonsuz aşk dediğin, iman olur. Ne mesafe tanır ne zaman. Bir nefes gibi içine işler, bir dua gibi diline düşer. Kaybetmek yoktur lügatinde, çünkü kaybetmeyi göze aldığın an kazanmışsındır. ___ /Güven Taşdemir
Edebiyat
Kendi İçindeki Cennet ve Cehennem
Ak sakalı göğsüne dökülen, yüzündeki her çizgi seccade başında geçen gecelerin uykusuzluğunu fısıldayan altmış yaşındaki Korkut Ali, mahallenin sessiz bir köşesinde kendi içine dönük yaşardı. Onun dünyası, ahşap rahlesinin üzerinde açık duran Kur’an-ı Kerim’in sayfaları arasındaydı. Ne zaman cehennem ateşini, o harlı ve azap dolu ayetleri okusa, yüreği bir yaprak gibi titrer, gözlerinden süzülen yaşlar sakalını ıslatırdı. Allah korkusu ve sevgisi, onun damarlarında dolaşan kan gibiydi. Bir gece, yüreğindeki o bitmek bilmeyen Mekke özlemiyle istihareye yattı. Gönlü sükunetle dolmuştu. Çok geçmedi; onun cami çıkışındaki o içli, vakur sohbetinden etkilenen mahallenin hayırseveri Lütfü Bey, bir gün elini öpüp ona umre müjdesini verdi. Korkut Ali, o an altmış yıllık gövdesini unuttu, adeta çocuk gibi sevindi. İçini kavuran özlem, kutsal topraklara yaklaştıkça daha da büyüdü. “Ah,” diyordu kendi kendine, “Kabe’nin gölgesinde yaşayan insanlar ne şanslı, ne güzel nasipli kullardır kim bilir...” Gel zaman git zaman, dualarla uğurlandı, uçak biletleri kesildi ve Korkut Ali o çok hayal ettiği kutsal topraklara ayak bastı. Oteline yerleştiğinde kalbi göğsüne sığmıyordu. Odasının kapısını kilitleyip resepsiyona inmek üzere koridora adım attı. Tam yan odanın önünden geçerken, kulaklarına anlam veremediği birtakım sesler çalındı. Adımlarını yavaşlattı, kulak kabarttı. İçinden, “Herhalde benim gibi yaşlı biridir, beytullahı görmenin heyecanıyla hıçkıra hıçkıra ağlıyordur” diye geçirirken, sesler aniden yükseldi. Bu sesler, bir çiftin mahrem anlarında çıkardığı, o kutsal iklime hiç yakışmayan seslerdi. Korkut Ali’nin yanakları utançtan alev alev yandı. Başını önüne eğip, adımlarını hızlandırarak oradan kaçtı. Ertesi gün, nihayet Kabe’nin o büyüleyici meydanındaydı. Gözleri yaşlı, tavaf
Duygu ve Düşünce
Kur'an'da aklı aşan şeyler vardır. Fakat akla aykırı bir şey yoktur. Rasim Özdenören
ÎTİKADÎ MESELELERDE OBJEKTİF OLMAK, TUZAKTIR!..
Blain Brown'un Sinematografi isimli eserini bir dostumun tavsiyesiyle okumuştum. Teknik kısımlarını anladığımı söyleyemem. Ancak teorik kısımları hakikaten öğreticiydi. Mesela şu dediği hep aklımdadır. (Elbette mânâca naklediyorum:) "Eğer kuralları değiştirmek istiyorsan öncelikle o kuralların niçin konulduğunu öğrenmelisin." Neden böyle söylüyordu Brown? Çünkü kuralların konuluş hikmetini-faydasını bilmeden yapılacak değişiklikler "geliştirme" değil "bozma" olurdu. Sinema gibi yenilikçiliğe meyyal bir meslek kolunda olsanız bile, bir kuralı "ne işe yaradığını bilmeden" değiştirmeye kalkarsanız, faydadan çok zarar getirirdiniz. Geleneğin üzerinde yükseldiği tecrübeyi anlamaya çalışmak bu nedenle çok önemliydi. Eline her kamera geçiren sinemayı baştan yazamazdı. Yoksa rezil olurdu. Kon-Tiki de birçok eleştiri yapar bu açıdan modern bilimcilere. Thor Heyerdahl'ın Peru'dan Polinezya kıyılarına bir salla yolcuğulunu anlatan Kon-Tiki, filmindeki maceracılığın aksine, aslında bilimin tecrübeyle gelen bilgiye karşı körleşmesini irdeler. Kitap boyunca Heyerdahl'ın en çok kafayı taktığı konulardan birisi budur. Bilimciler kafalarının içindeki "olurluk-olmazlık" içinde öyle boğulmuşlardı ki sahada nelerin başarılıp-başarılamayacağını koltuklarından kalkmadan tâyin etmeye çalışırlar. Halbuki insanlığın binlerce yıllık tecrübesi de epeyce bir sınanmışlık içermektedir. Kulak verilmesi gerekir. Kendisi kulak verir. Başarır. Kitaptaki misallerden birisi, yanlış hatırlamıyorsam, kutup bölgesinde seyahat eden kâşifin başına gelenlerdir. Yerlilerin fermuar türünden şeyleri kemikten yapmalarını cahillikten sanan kâşifimiz çadırına döndüğünde kötü bir sürprizle karşılaşır: **Metalden yaptığı hiçbir şey açılmamaktır. Hepsi soğuktan kenetlenmiştir. Yolculuğunda büyük
Edebiyat Üslup