• Bugün bir İngiliz, bir Amerikalı, bir Fransız, bundan iki yüz yıl Önceki kitapları okur ve arılar. Ama bir Türk, bundan yüz yıl önceki kitapları okuyamaz. Çünkü alfabesi farklıdır. Sonra, dil tamamen değişmiştir. O dönemin kitaplarını ancak tercüme ederek anlayabilir. Bu kez de, o dönemin zengin dili ile yazıhnış bir eseri, bugünün kelime sayısı çok düşük olan dile aktarmanın yol açacağı anlam kayıpları olacaktır. Günümüzde, aynı zaman diliminde yaşayanlar dahi birbirini anlamakta güçlük çekmektedirler. Bütün bunlar nasıl meydana gelmiştir? Çok açık: Dil alanında sistematik bir sosyolojik operasyon ile... Nesiller arasındaki dil bağının koparılması ile...
  • 592 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yazı masamın başındayım. Bir önceki kitabın, duygusallığımın masumiyetinde açtığı yaraların tedavisini yazıyorum. Duygularım darmadağın bir halde. Toparlayamıyorum. Aeden’den sonra koca koca binaları deviren bir depremin yarattığı şok etkisi gibi bir şey yaşıyorum. Kolay kolay geçebilecek gibi durmuyor; aslında hiç geçecek gibi durmuyor. Bana göre var olmayan ama toplumda bir korku unsuru olarak varlık gösteren ilahi, şeytani varlıkların ele geçirdiği insanların yaşadığına benzer korkularla gecelerimi, onun seslenişleriyle geçiriyorum. Akilah... Şu Aeden’li kadın. İçinde yaşadığımız gezegende, tekamülümüzü hızlandırmak için yazar kimliğine bürünmüş Aeden’li melek. Uzun süredir yoktu. Araya başka kitaplar sokarak, duygusal masumiyetimde açtığı yaraların üzerine merhem sürerek unutmaya çalışıyordum.
    -Bırak kanasın.
    diye bir fısıltı duyuyorum. Hemen arkamdan geliyor ses. Dönüp bakmıyorum. Bakarsam biliyorum, göz göze geleceğiz ve ruhuma işleyecek o delici bakışlarıyla.
    “Hayır, bu ses gerçek değil. Bu ses gerçek değil.” Diyerek kendimi avutmaya çalışıyorum. Ama biliyorum ki bu sadece kendimi kandırmak.
    -Bırak kanasın.
    “Ne kanasın, ne!” Diye haykırıyorum ve dönüyorum arkama, göz göze geliyoruz. İşte o an zihnime giriyor Akilah.
    -Karşı koyma, zaten yapamazsın. O kadar ileri bir tekamülünüz yok. Bırak kanasın duygularının masumiyetindeki yaralar.
    “Yaşanan yıllarım senden çok daha fazla” diyorum. Kastımı anlıyor.
    -Evet, yaşanmışlıkların benden çok daha fazla ve acı verici. Ama seni parçaladı, bu yüzden seni seçtim. Sen tekamülde diğerlerini aşmayı başardın.
    “Ama bunu ben istemedim Akilah!” Gözlerimden yaşlar süzülürken, elini uzatıp, gözlerimdeki yaşları havada süzerek kendi gözlerinden aşağıya doğru akıtıyor. Parçalanmışlığımı paylaşıyor benimle.
    -Niyetim sana acı vermek değildi. İnsanların anlamasını sağlamamız gerekiyor.
    “Nasıl Akilah, nasıl?”
    -Gör beni...
    Yine de hala Akilah’ın dediklerini düşünüyordum. Tekamülde ileri miydim! Bu ne anlama geliyordu. Çektiğim acıların, diğer insanlardan daha fazla olması tekamülde onlardan ileri olduğum anlamına mı geliyordu? Eğer öyleyse ben bunun böyle olmasını istememiştim, isteyemezdim. Hangi insan acı çekmek ister ki! Tekamülde ileri olmakmış! Oldum da ne oldu, ne geçti elime. Bir de bana ne demişti en son; “Gör beni!” Bu da neydi şimdi? Ne anlatmaya çalışıyordu. Neyi görecektim, kafamın içinden gelen sesleri mi? Hayır, bir dakika! Okumalıydım. Gör Beni kitabını okumalıydım, benden istediği buydu. Ve böylece elimdeki tüm işleri bırakıp, okumak mecburiyetinde kaldım. Bu kitap, bu topraklarda yaşayan, herkes için yazıldı diye bir cümleyle başlıyordu. Bir kitap elbette bir amaç için yazılırdı ama özellikle bu topraklarda yaşayanlar için yazıldığı vurgusu, farklı bir düşünceyi ve amacı içeriyordu. Öyle olmalıydı, çünkü bu topraklar dediği bizim yaşadığımız yerdi ve bizim yaşadığımız yer, hiç de masum değildi. Bizim coğrafya savaşların eksik olmadığı, ölümlerin sıradanlaştığı ve savaşta ölenlerin cennete gittiğine inanıldığı için neden öldüklerinin sorgulanmadığı bir yerdi. Tüm dünyada zenginliğe neden olan yer altı ve üstü kaynaklarının tamamının bulunduğu ama yine de fakir olan bir yerdi. İnsan hayret ediyordu. Nasıl olurdu böyle bir şey diye sorgulamak istiyordu insan ama eskiden öldürülürdü şimdi ya hapise atılıyordu ya da işten atılıyordu. Şimdi yavaş yavaş bir şeyler oturmaya başlamıştı kafamda. Gör beni derken Akilah, ne demek istediğini anlamaya başlıyordum. Dünya telaşesine o kadar dalmışım ki hay aksi! Aslında gözümün önünde olan bir şeyi bile göremez olmuşum. Aslında hepimiz için öyle. Ülke kurulalı kaç yıl olmuş hala fakiriz ve geçim derdi içerisinde yaşıyoruz. Demek ki birileri sürekli hayatla mücadele edelim ki kafamızı kaldırıp etrafı görmeyelim istiyor. Yoksa nasıl izah edeceğiz ki bunca yıldır var olan bir devletin hala fakir olmasını. Neyse diyorum kafamda yazacak bir sürü şey var, yoruyor sonra yazarım diyorum. Ne de çabuk sıkıldım diye bir his geliyor, garip bir utanç duygusu hissediyorum. Durup dururken nerden çıktı şimdi bu his! Kimse de yok ki etrafımda, gören de olmadı çok çabuk vazgeçtiğimi. Sonra jeton düşüyor. Akilah tabi! Hissettiriyor bana.
    -İnsanın kendini bilmesi, insanlık tarihini, yani nereden geldiğini anlamasıyla başlar.
    (İrkiliyorum, çünkü hala alışamadım ani çıkmalarına.)
    “Anlatmaya çalıştığın şey ne?”
    -Geldiği yeri bilmeyen, gitmesi gereken yeri de bilemez ve bilinmezlik içinde kaybolmuş biri, insan olamaz.
    “Keşke her şey dediğin kadar kolay olsaydı. Eğitim sistemini ben düzenlemiyorum ki. Neden benden bir şeyler beklediğini de anlamıyorum. Her şeyi kitaplarında anlatıyorsun işte. Ben ne yapabilirim ki!”
    -Bilginin değeri, çoğunluğun bilmesine bağlıdır. Bilgi herkese yayılmadan, bilmenin yarattığı basınç öylesine büyüktür ki bunu ancak gerçekten bilenler anlayabilir. Hayat o zaman cehenneme döner. Bilmeyenlerin arasında bilen olmak en büyük lanettir. Dinlemeyenlerin arasında duyan olmak ise felakettir.
    “Dur biraz. Ben tek değilim değil mi? Sen, Akilah, benim gibi birçok insana görünüyor, hissettiriyor ve önce onların anlamasını sağlıyorsun. Sonra da bizim bildiklerimiz, bizi öylesine sıkıyor ki biz de anlatmak zorunda kalıyoruz. Böylece bilgi, çoğunluğa yayıldıkça daha da değerli oluyor.”
    Evet, tam da böyleydi işte ve ben nasıl da anlayamamıştım Akilah’ın yapmaya çalıştığını. Kendi bencilliğimiz içerisinde o kadar boğulmuştuk ki nasıl anlayabilirdik! Sonuçta Dünya denilen gezegenin tekamülsüz canlılarıydık. Aeden gibi ileri bir gezegenden değildik ve uyandırılmadan da uyanmayacaktık. Bu yüzden Akilah vardı. O da kendine çizilen yolun peşinden gidiyordu. Hayat gerçekten çok garipti. Kadere inansam diyecektim ki bunu yapan biri var. Ama hayır. İyi insanların ve kötü insanların yaydığı enerji karşı karşıya geliyordu ve kötü insanlar daha çoktu. Bu yüzden hep onlar kazanıyormuş gibi görünüyordu. Ama Dünya bir gün hepimize hak ettiğimiz karşılığı verecekti muhakkak. O zaman ne iyisi ne kötüsü kalacaktı yaşamın. Dünyanın ne mesaj vereceği değil de beni daha çok meraklandıran şey, neden binlerce ve hatta milyonlarca yıldır varlığımızı sürdürürken, ısrarla insanlığımızda geriye gidiyorduk? Ve neden bir Tanrı varsa, tüm bu olan bitene sessiz kalıyordu?
    -Paylaşım bittiğinde insanlık da biter.
    “Lütfen, şimdi olmaz. Konuşmak istemiyorum Akilah.”
    -Hayat, acı ve sevginin zıtlığında yaşanan bir ikilemde çalışan denklem gibidir. Acılar paylaşılarak azalır, sevgi paylaşılarak çoğalır, hayatın temelinde daima paylaşmak vardır.
    “Ama bazı acılar vardır ki paylaşıldıkça çoğalır. Bizi parçalayan acılardır bunlar. Anlatılamazlar ve sonsuza dek kişinin vicdanında saklı kalırlar.”
    -Bir olaya bakış açını değiştirip, sorunun etrafında 360 derece dönebilmek, hayattaki tıkanıklıkları açmak için belki de tek çaredir.
    “Çocukluğumdan itibaren gördüğüm bir şey var. Hayatta güçlüler ve zayıflar vardır. Ve bu hiçbir zaman değişmez. Güçlüleri okyanus olarak düşünürsek, zayıfları ise yüzme bilmeyen birinin can simidi ile okyanusa bırakılması olarak tasfir edebiliriz. Buradaki tıkanıklığı okyanusun giderini açarak çözemeyiz.”
    -Gerçeğimizi her daim görebilenler değil midir gerçek dostlarımız?
    Haklıydı Akilah, tüm sözlerinde. Ama kitabın içinden, net ifadelerle ve böylesine güzel etkileyici sözlerle konuşması beni çileden çıkarıyordu. Çünkü duyunca ya da okuyunca sizi etkisi altına alan ve kontrolü kendi elinde tutan bir etkisi vardı bu sözlerin. Bu tıpkı inandığınız dinin kitabını okuyunca, orada yazan sözlerin sizi dehşete düşürmesi gibi bir şeydi. Bunu nasıl yapıyordu bilmiyorum ama zaten bunu yaptığı için Akilah olmuyor muydu bir insan! Belki de nedenlerini bilmediğimiz fırtınalarımızdı, duygularımız... Devamı mı; Gör Beni kitabında!
  • "Aynı evde, yan yana ve birbirlerine tamamen yabancı olarak yaşamak, feci bir şeydi."
    Sabahattin Ali
    Sayfa 183 - Yapı Kredi Yayınları
  • 320 syf.
    Bazi yaralar sardikca kanar...
    Insan ancak kendisi gibi yarali birini anlayabilir. Sadece ayni acilari yasayanlar, acilarin derinligini bilebilir... insallah herkes kendisini en iyi anlayabilecek yaralara sahip, yeni yaralara dusman birisiyle olur hayatlarinda... Sevgili Kahraman Tazeoğlu'nun en sevdiklerim arasindaki kitabidir YARALI...
  • 320 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Bazi yaralar sardikca kanar...
    Insan ancak kendisi gibi yarali birini anlayabilir. Sadece ayni acilari yasayanlar, acilarin derinligini bilebilir... insallah herkes kendisini en iyi anlayabilecek yaralara sahip, yeni yaralara dusman birisiyle olur hayatlarinda... Sevgili Kahraman Tazeoğlu'nun en sevdiklerim arasindaki kitabidir YARALI...