Gogol’un bipolar bozukluğuyla nasıl boğuştuğunu, kalemine ve duygularına nasıl etki ettiğini gözler önüne seren eserdir Ölü Canlar...
Farkedenler olmuştur; yazar eserin birinci cildinde dönemin Rusyası’ndaki olumsuz karakterlerleri ele alıp, toplumu, memuriyet ve toprak sahipliği düzenindeki çürükleri eleştirirken, gayet esprili, eğlenceli ve iğneleyici bir üslupla yazıyor. Yanı sıra okuyucusuna düşüncelerini anlatıyor, soru soruyor, bazen Çiçikov’u koruyor, bazen ondan utandığını dile getiriyor ve okurla hep temas halinde kalıyor. Sanki Gogol yanı başımızda ve onunla beraber okuyoruz kendi yazdığı eseri.
İkinci cildi yazmaya başladığı dönemde ise kendi insanından aldığı eleştiriler, halkına ihanet etmekle suçlanması, maruz kaldığı psikolojik baskı, yakın dostu Puşkin’in ani ölümü, hastalığının depresif evresine kayan sarkaç ve ardı sıra gelen kriz nöbetleri ruhunu ve düşüncelerini yiyip bitiriyor, allak bullak ediyor Gogol’u...
Artık kendisinden vazgeçilmiş, ateşe atılmış, tamamen yok olmaktan zar zor kurtarılmış, yarım yamalak kalmış o ikinci cildi okumaya başlıyoruz. Yazar bu ciltte Rus insanının iyi ve yüce yönlerini ortaya koymak için yazmaya çabalasa da, aslında onun amacı toplumun ikiyüzlülüğünü, çıkarcılığını, para hırsını, yozlaşmış düzen ve sistemlerini gözler önüne sermek ve işlemekti, ama aldığı eleştirilerden o kadar çok etkileniyordu ki kendisinin arzuladığını değil otoritenin arzuladığını yazmaya çabalıyordu. Farkediyorsunuz ki ikinci ciltte okurlarıyla konuşmuyor artık Gogol, bir yazar olarak düşüncelerini açmıyor, karakterlerinden övünç veya utanç duyduğunu dile getirmiyor, sadece yazmaya çabalıyor. İşlenip yarım bırakılmış ve hikayenin içinde ismi değişmiş karakterler, yanmış sayfalar ve bölümler, tamamlanmamış cümleler ve tamamlanmamış bir