Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.
Garsonun masaya bıraktığı portakal suyunu bir solukta içti. Susamıştı. Az önce yediği sucuklu yumurtadan olacaktı. Lokantadaki garsondan sucuklu yumurta isteyince, “- Pastırmamız çok iyidir efendim. İsterseniz pastırmalı yaptırayım,” diyen adama dik dik, “Sucuklu istiyorum,” demişti. Buradaki garson öyle değildi. Konuşmaya yeltenmiyordu. Ayrılırlarken masanın ucuna fazladan bıraktığı parayı alıyor, arkalarından, “güle güle” bile demiyordu. Dese, Güler'le beş sefer de bu aynı yerde değil, gene buna benzer, gireni çıkanı bol bir başka pastanede buluşurlardı.Buraya her gelişinde adamın işinden atılmamış olmasına şaşardı. Atılsın, yerine sulu, yılışık, gerçek bir garson gelsin de Güler'le hep bu masada buluşmasınlar istiyordu. Alışmaktan korkuyordu. Böyle giderse bu masa sevgilerin kutsal yeri olacaktı. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.