Bahçemizi yetiştirmeliyiz
10/10
·144 syf.··
2026 2. kitabı
·
27 günde okudu
·
Okunma: 06 Mayıs 2026 20:26
Voltaire'nin Candide yahut İyimserlik eseri Alman filozof Leibniz'in iyimserlik felsefesine karşı yazılmış bir hicivdir. Romanın başında Candide'nin öğretmeni olan Pangloss, bu felsefeyi temsil eder. Pangloss, başından ne kadar felaketler ,savaşlar, hastalıklar, tecavüzler , depremler ve engizisyon geçerse geçsin herşeyin bir sebeple olduğunu ve iyiye hizmet ettiğini savunur. O bu savını teolojik bir felsefe dayandırıyordu. Bu felsefeye göre Tanrı mümkün dünyaların en iyisini yaratmıştı ve olacak olan her şey de o zaman iyidir. Pangloss bu düşüncesini Candide ve diğer öğrencilerine de benimsetir.Voltaire karakterlerini dünyanın dört bir yanına savurup onlara her türlü acıyı çektirerek bu felsefeyi gülünç bir duruma düşürür. Voltaire göre dünyadaki kötülüğü iyidir diye bu felsefe adı altında göstermek acı çekenlere karşı büyük bir duyarsızlıktır. Voltaire bu teolojik felsefenin yanlışlığını göstermek için dönemin kurumlarını, kilise ve dini kitap boyunca ironik bir dille eleştirir. Sınıf ayırımının ve savaşların anlamsızlığını roman boyunca vurgular. Hatta bu anlamsızlığı vurgulamak için Candide'yi her şeyin altın olduğu savaşın, suçun ve çatışmanın bulunmadığı El Dorado ülkesine götürür. Ancak Candide burada kalmaz. Voltaire burada da bize mesajını verir. Kusursuz bir ütopya ancak bir hayal ürünüdür, insanlar yine kendi gerçeklerinin ve arzularının peşinden gider. Voltaire göre Leibniz'in iyimserliği insanı tembelliğe itiyor. Eğer içinde yaşadığımız dünya zaten mümkün olanların en iyiyse, o zaman adaletsizliği düzeltmeye , hastalıkları iyileştirmeye ya da haksızlıklara karşı savaşmaya gerek yoktur; çünkü her şey zaten olması gerektiği gibidir. Eğer her şey mümkün olan dünyaların en iyiyse o zaman kötülüğü değiştirmeye çalışmak Tanrı'nın planına karşı gelmek
Candide Yahut İyimserlikVoltaire · Say Yayınları · 20197,1bin okunma
9/10
·392 syf.··
2026 19. kitabı
Bazı kitaplar vardır; hikâyesi bittiğinde karakterlerini özlersiniz. Bazıları vardır; olay örgüsüyle sizi etkiler. Bir de nadiren karşımıza çıkan, okurken yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmayıp bizi başka bir zamana, başka coğrafyalara ve başka ruh hâllerine taşıyan kitaplar vardır. Kaan Murat Yanık'ın Uzakların Şarkısı benim için tam olarak böyle bir eser oldu. Kitabı okurken en çok etkilendiğim yönlerden biri, yazarın tasvir gücüydü. Sayfalar ilerledikçe yalnızca bir hikâye okumadım; anlatılan mekânlarda dolaştım, sokaklardan geçtim, denizin kokusunu hissettim, rüzgârın sesini duydum. Yazarın kurduğu sahneler öylesine canlı ve ayrıntılıydı ki, birçok bölümde kendimi bir okurdan çok bir tanık gibi hissettim. Günümüzde birçok romanda olaylar hızlı ilerlerken mekânlar arka planda kalabiliyor. Ancak Uzakların Şarkısında mekânlar da karakterler kadar güçlü bir şekilde yaşıyor. Bu nedenle kitap boyunca zihnimde son derece renkli ve detaylı bir dünya oluştu. Kaan Murat Yanık'ın anlatım tarzı bana sık sık İhsan Oktay Anar'ı hatırlattı. Özellikle dilin ritmi, anlatının katmanlı yapısı ve okuyucuyu sıradan bir hikâyenin ötesine taşıyan atmosferi bakımından benzerlikler hissettim. Yer yer İskender Pala'nın tarihî dokuyu ve kültürel birikimi hikâyenin içine ustalıkla yerleştiren üslubunu da anımsadım. Elbette her yazarın kendine özgü bir sesi vardır; ancak bir okur olarak bu iki değerli yazardan izler bulmak beni ayrıca mutlu etti. Çünkü her iki yazarın eserlerinde de sevdiğim şey, yalnızca olay anlatmaları değil; okuyucuyu kelimelerle başka bir dünyanın içine davet etmeleridir. Uzakların Şarkısı da bunu başarıyla gerçekleştiren bir roman. Kitabın beni etkileyen bir diğer yönü ise sürükleyiciliğiydi. Bazı romanlar ne kadar iyi yazılmış olursa olsun zaman zaman
Uzakların ŞarkısıKaan Murat Yanık · Ketebe Yayınları · 20234,796 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
8/10
·168 syf.··
2026 19. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 23:58
Yolların kapandığı karlı bir Noel vakti, uzakta öğrenci evinde hasta yatan oğlunu alıp eve getirmek üzere yola çıkan Tom’un yolculuk hikayesi ‘Bilinmeyen Ülkede Yolculuk’. Belfast’dan Sunderland’a doğru karlı, fırtınalı bir havada gittiği bu yolda bir yandan geçmişine, hayatına dair çıktığı yolculuğa da eşlik ediyoruz. Bir telefon konuşması, bir şarkı veya bir anı ile bir pencere açılıyor ve oradan sızdığımız yerde Tom’un evlilik, ebeveynlik, sorumluluklar üzerine düşünceleri; pişmanlıkları, hesaplaşmaları, kaygıları var. Sayfalar ilerledikçe aile ile ilgili öğreneceklerimiz var. Üstelik de yazar, travmaları aile hikayesinin ortasına boca etmeyi seçmemiş, böyle metinleri daha çok beğeniyorum. Tom karakteri fotoğrafçılık yapıyor ve kitapta yer yer bunun da hoşuma giden yansımaları oldu. Bir bölümde Tom’un ifadesiyle toplumsal meselelerde ‘bireysel acıların mahremiyeti’ ama bir yandan da bu fotoğrafların toplumsal etkisi üzerinde düşünüyor, ikonikleşmiş bazı kareleri hatırlatıyor bize. Başka bir bölümde fotoğraf ve zaman ilişkisi üzerine düşündürüyor, bu bölümler de kitabın hoşuma giden kısımlarından oldu. Fotoğraf ve zaman kavramı üzerine düşününce John Berger’ı da anımsadım kendi kendime. Yazarın bu konuda hoşuma giden bir cümlesini buraya bırakıyorum. Kitabın geneline bakınca da beğenerek okuduğum, heyecanlı olay örgüsü sunmamasına rağmen kendini ilgiyle okutan bir kitap oldu. “İnsanlar fotoğrafları anlamıyor. Sanıyorlar ki fotoğraflar zaman içindeki anı donduruyor fakat gerçekte o anı zamandan kurtarıyorlar ve kameranın yakaladığı şey zamanın ileri doğru akışının dışına adım atıyor. Dolayısıyla o an daima var olacak, tam o saniyede nasılsa daima aynı şekilde yaşayacak, aynı gülümseme ya da kaş çatmayla, aynı renk gökyüzüyle, ışığın ve gölgenin aynı düşüşü, aynı
Bilinmeyen Ülkede YolculukDavid Park · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024346 okunma
17 Haziran - Alex Schulman
6/10
·272 syf.··
2026 1. kitabı
"Aramızdaki boşluk zamanla, mesafeyle, yalnızlıkla ve kederle doluydu." Aşırı sevdiğimi söyleyemem ama ilgi çekici bir konusu vardı. Sonrasını merak ederek okudum. İnsanın hiç hatırlamadığı küçüklüğünden gelen bir olayın nasıl hayatını mahvedebildiğini gösteriyor. Zor çocukluk geçiren herkes böyledir, bazen yaşadığımız çoğu travmayı hatırlamayız. Belki de bu beynin kendini koruma mekanizmasıdır. Vidar'ın hikayesi de böyleydi. Okurken kendi küçüklüğümle konuşsam ona neler söylerdim diye sık sık düşündüm, kendi yaşadığım olayları anımsadım. Sanırım bu kitap biraz da insanın kendine dönmesini sağlıyor :)
17 HaziranAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20261,509 okunma
10/10
·528 syf.··
2026 37. kitabı
bir şehrin zenginleşebilmesi için bir başkasının çökmesi gerekmektedir. bu kitabı okurken gerek bu alıntı olsun, gerek açgözlülüğün ve güç arzusunun bir şehri nasıl açlığa, sefalete ve yok oluşa sürüklediği olsun ister istemez günümüz dünyasını anımsadım. sanki fantastik bir kurgu üzerinden yüzümüze çarpılan gerçekler gibi. kitaba gelecek olursak daha uzun olmasına rağmen ilk kitaptaki kadar çatışma sahneleri yoktu, daha çok bizi üçüncü kitapta olacaklara hazırlayan bir geçiş kitabı gibiydi. çok büyük bir zevkle okudum, sonu kilit bir noktada bittiği için de meraklıyım
Edebiyat
Gölgede Bir BuluşmaVictoria Schwab (V.E. Schwab) · Pegasus Yayınları · 2020169 okunma
6/10
·112 syf.··
2026 31. kitabı
·
19 saatte okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 09:25
Sömürge topraklarında yaşayan yerliler adaya Avrupa’dan gelen beyaz yelkenli gemileri, ufuktan göğü delip gelmiş gibi tahayyül ederlermiş. Göğü delen adam benzetmesi buradan geliyor. Anlayacağınız üzere bu sömürgecilik üzerine kurulmuş bir anlatı. Samoa adalarına giden yazar oradaki kabile reisi Tuiavii ile tanışır ve onun, bütün bu sömürgecilik hikayesini başlatan “Beyaz Adam” yani Avrupa toplumu üzerine düşüncelerini not alır ve derleyip kitap haline getirir. Alışıldık ve bir o kadar da dokunaklı bir anlatı haliyle. Dokunaklı kısmından başlayayım. Yerli halkların bilgelikleri büyüleyicidir. Dünyadan kopuk -ki Birinci Sanayi Devriminden önce bu neredeyse her toplum için geçerliydi-, kendi içlerinde tutarlı bir yaşam algısı ve dünya görüşü geliştirmiş olmalarını kastediyorum. Bu, yapay ışıkların olmadığı bir ortamda yıldızların parlaklığını algılayabilmek gibi bir şey. Bu metni okurken Engin Geçtan’ın Hayat kitabının sonuna eklenmiş kızılderili bilge bir kabile reisinin mektubunu anımsadım. Küreselleşme ile birlikte herkesin birbirine benzediği, özgün düşüncelerin artık geliştirilemediği, modern zamanların tabiri ile “influence etmek” denen şeyin hayatın bir parçası olduğu çağdayız. İşte tam da bu yüzden eski zaman insanlarının bilgeliklerine daha bir çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Alışıldık kısmına gelecek olursam, artık bu, Birinci Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan sömürgeciliğin bazı toplumlar açısından getirdiği yıkımın, yapay zekanın hayatımıza girişiyle sahneye çıkan Dördüncü Sanayi Devrimin insan varlığı üzerinde yaptığı veya yapacağı “yıkımın” çoktan gölgesinde kaldığını düşünüyorum. Kabile reisi Tuiavii beyaz adam diye söze başlayıp ok gibi saplanan cümleler kurdukça içimden şunlar geçti: “Ah o beyaz adam daha neler yaptı bir bilsen!, O beyaz adam
Göğü Delen AdamErich Scheurmann · Ayrıntı Yayınları · 202017,2bin okunma