Bismillah...❤️ Zamanın Kimliği: Ebediyet mi, Emanet mi? ​İnsan, her nefesiyle aslında bir "tercih" yapar. Hayat denilen bu kısa yolculukta, valizimize neyi doldurduğumuz, pusulamızı hangi yöne çevirdiğimizle ilgilidir. Namaz, bu pusulanın ebediyeti gösteren ibresi, zamanın içine atılmış birer demir çapadır. Eğer bir müslüman’ın hayatında bu çapalar yoksa, ruh dünya denizinin dalgaları arasında savrulmaya mahkûmdur. ​1. Vaktin Esareti ve Tercihin Ağırlığı ​Günün şafağında, öğlenin sıcağında ya da gecenin sessizliğinde huzura durmamak; aslında zamanı sadece "dünya" için rezerve etmektir. "Vaktim yok" demek, "Vaktimi sonsuzluk için değil, sonlu olan için harcamayı seçtim" demenin örtülü bir itirafıdır. Beş vakit namazın olmadığı bir hayat hikayesinde, ana karakter sadece mülk biriktiren, kariyer peşinde koşan veya nefsinin anlık hazlarını doyuran "dünyalı" bir figüre dönüşür. Ahiret, bu senaryoda sadece bir dipnot, bir "belki" olarak kalır. ​2. Secde: Dünyadan Firar, Hakikate Varış ​Namaz, insanın gün içinde dünyadan beş kez istifa etmesidir. Alın secdeye değdiğinde, yerçekimi sadece bedeni değil, ruhun üzerindeki dünya yüklerini de aşağı çeker. Secdesiz bir hayat, bu yüklerin sürekli omuzda taşınmasıdır. İnsan, namazı hayatından çıkardığında aslında Allah’ı değil, kendi huzurunu dünya metaına kurban etmiş olur. İstediği şey, sadece "burası"dır; çünkü "orası" için ayıracak bir secdesi bile kalmamıştır. ​3. Ahiretin Aynası Olarak Amel ​İman, bir tohumdur; amel ise o tohumun çatlayıp toprağın üzerine çıkmış halidir. Tohumun varlığına inanmak, meyve yiyeceğinizi garanti etmez. Eğer bir ağaç çiçek açmıyorsa, kökündeki suyun veya toprağındaki canın eksikliğinden söz edilir. Namazsız bir iman iddiası da çiçek açmayan bir ağaç gibidir; gövdesi dünyada kalır, meyvesi
Katmerli cahillik nedir?
1. Şeytanın Ameli: "Tezyin" Kur'an'da kötü işlerin güzel gösterilmesinin baş mimarı olarak Şeytan (İblis) gösterilir. Şeytan, günahları cazip kılıp insanın vicdanını susturmak için onları süsler. Ayet: "Şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi (zeyyene) ve onları doğru yoldan alıkoydu..." (Ankebût Suresi, 38) Anlamı: Şeytan, haramı "özgürlük", kibri "özgüven", faizi "kazanç" gibi sunarak algıyı yönetir. 2. Münafıklık ve Aldatma (İstidraç) Kötüyü iyi göstermek, bazen kişinin kendi nefsini veya başkalarını kandırmasıdır. Münafıkların Tavrı: Münafıklar, fesat çıkardıkları halde "Biz sadece ıslah edicileriz (düzeltiyoruz)" derler (Bakara Suresi, 11-12). Bu, toplumsal boyutta bir kötüyü iyi pazarlama faaliyetidir. Kendi Nefsine Zulüm: Kişinin kendi yaptığı kötülükleri mantıklı bir çerçeveye oturtup (rasyonalize edip) kendini "iyi biri" olduğuna ikna etmesidir. 3. "Hüsrana Uğrayanlar" Tanımı İslam alimleri, kötüyü iyi sananları "cehl-i mürekkeb" (katmerli cahillik) içinde görürler. Yani hem bilmiyorlar hem de bildiklerini sanıyorlar. Kehf Suresi (103-104): "De ki: Size, amelleri bakımından en çok hüsrana uğrayanları bildirelim mi? Onlar, dünya hayatında çabaları boşa giden, oysa güzel işler yaptıklarını (iyi bir şey yaptıklarını) sananlardır." Bu ayet, kötüyü iyi göstermenin en acı sonucunu açıklar: Boşa giden bir ömür ve kaybedilen ahiret. 4. Modern Dünyadaki Karşılıkları İslam ahlakına göre kötüyü iyi göstermek şu şekillerde karşımıza çıkar: İsim Değiştirme: Günahların adını yumuşatmak (Örn: Faiz yerine "işletme payı", kumar yerine "şans oyunu", zina yerine "kaçamak" demek). Kılıf Uydurma: Bir haksızlığı "mecburiyetten yaptım" diyerek meşrulaştırmak. Popüler Kültür Etkisi: Toplumun çoğunluğu yaptığı için bir kötülüğün "normal" ve hatta "moda" olarak görülmesi.
1000Kitap
Reklam
"HAYRET"İ YÖNETEN "GAYRET"İ DE YÖNETİR...
Said Alpsoy Hoca, Youtube derslerinden birisinde, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Batılılaşma serüvenimizi şu üç cümleye sığdırıyordu: "Önce hayret ettik. Sonra hayran kaldık. Sonra da teslim olduk." Kendimce açarsam: Önce başardıklarına bakarak şaşırdık. (Çünkü kısa bir sürede büyük seküler bir gelişim yaşadılar.) Sonra kendimiz kalmaktan bunalmaya başladık. (Çünkü bu durum dünyevî anlamda "geri kalmak" gibi görünüyordu.) Sonra da her açıdan onlar gibi olmaya karar verdik. (Çünkü uhrevî anlamda ileri olmanın kıymetini unuttuk.) Yâni enformasyon ihtiyacıyla başlayan etkileşim/temayül en nihayet endoktrinasyona kadar dayandı. Kuyuya merakla bakanlar buharından zehirlenerek içine daldılar. Belki ismimiz Davud-İbrahim olarak kaldı. Fakat içimiz çoktan David-Abraham oldu. Kıvamımız bozuldu. Süreç halen devam ediyor. Zîra her çocuk, elhamdülillah ki elhamdülillah, İslâm fıtratı üzerine doğuyor. Üstelik Batı'nın bozulması da bitmiyor. O (me)deniyette sürekli ilerlediği için beraberinde sürüklediği başkalıkları da aşağıya çekmeye çalışıyor. Dalâletinde mesafe alıyor. Daha önce "O kadar olmaz!" dediği kötülükleri artık normalleştiriyor. Onlara da meşruiyet alanları açıyor. (LGBT gibi örgütlerin dünyanın her köşesinde milyonlarca dolar bütçelerle yürüttüğü faaliyetler başka nasıl açıklanabilir ki?) Lâkin hepsinin meş'um muvaffakiyet sırrı yine aynı formülde gizleniyor gibidir. Nedir? Hayret-merak-ilgi-irâde-gayret ilişkisidir. Biraz daha detaylandırırsak diyebiliriz belki: Neye hayretleniyorsak merakımız peşinden gidiyor. Neyi merak ediyorsak ilgimiz ardından yürüyor. Neyle ilgileniyorsak irâdemiz, aklımızın/duygularımızın tüm gayretini/imkânlarını alıp, oraya-onlara temerküz ettiriyor. __Popülarite sahte bir gerçeklik kurguluyor. Bununla duyguları manipüle
Tefekkürât
Dünya; Aşağılık bir yer.
Dünya: Aşağılık Bir Mekân mı, Yoksa Varoluşun Dönüşüm Sahnesi mi? Etimolojik, Dini, Felsefi, Psikolojik, Sosyolojik ve Kozmolojik Bir İnceleme “Dünya” kelimesi, dilimizin gündelik dokusunda öyle bir yer tutar ki, onu telaffuz ederken nadiren köklerine ineriz. Oysa Arapça kökeni “dunyā” (دنيا), semantik bir bomba gibidir. “D-n-w” (دنو) kökünden türeyen bu sözcük, “en yakın”, “en aşağı”, “alçak” ve “geçici” anlamlarını aynı anda barındırır. Klasik Arap lügatlerde (Lisānü’l-Arab, Tacü’l-Arūs) “dunyā”, “āhiret”in (öteki dünya) karşıtı olarak tanımlanırken, aynı zamanda “alçaklık” (denā’e) ile eşleştirilir. Yani kelime anlamıyla “aşağılık yer” değil, “en aşağıda olan, en yakın ve en geçici olan”dır. Bu çift anlamlılık, yalnızca dilsel bir tesadüf değildir; insanın ontolojik konumunu, varoluşun hiyerarşisini ve manevi gerilimi doğrudan yansıtır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerilim doruk noktasına ulaşır. Ankebût Sûresi 64. âyet: “Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur.” Burada “dunyā” hem cazibesiyle aldatan, hem de faniliğiyle uyaran bir kavramdır. Âl-i İmrân 185’te “dünya hayatının metâ’ı” (geçici meta) olarak nitelenmesi, maddi dünyanın bir “ticaret malı” gibi kullanılıp tüketilmesini ima eder. Hadis literatüründe ise Peygamber Efendimiz’in “Dünya, mü’min için zindan, kâfir için cennettir” (Müslim, Zühd, 1) sözü, bu mekânın değerini taşıyanın niyetine bağlar. Dünya aşağılık değildir; aşağılık yapan, onu “ahiret”in gölgesinde değil, kendi başına amaç haline getirmektir. Bu dini bakış, yalnızca İslâm’a özgü değildir. Hristiyan teolojisinde “dünya” (mundus) Latince “temiz, süslü” anlamına gelirken, Tevrat ve İncil’de “dünya” sıklıkla “vadi-i gözyaşı” (valley of tears) olarak anılır. Aziz Augustine’in Confessiones’inde dünya,
1000Kitap
Dünya; Aşağılık bir yer.
Dünya: Aşağılık Bir Mekân mı, Yoksa Varoluşun Dönüşüm Sahnesi mi? Etimolojik, Dini, Felsefi, Psikolojik, Sosyolojik ve Kozmolojik Bir İnceleme “Dünya” kelimesi, dilimizin gündelik dokusunda öyle bir yer tutar ki, onu telaffuz ederken nadiren köklerine ineriz. Oysa Arapça kökeni “dunyā” (دنيا), semantik bir bomba gibidir. “D-n-w” (دنو) kökünden türeyen bu sözcük, “en yakın”, “en aşağı”, “alçak” ve “geçici” anlamlarını aynı anda barındırır. Klasik Arap lügatlerde (Lisānü’l-Arab, Tacü’l-Arūs) “dunyā”, “āhiret”in (öteki dünya) karşıtı olarak tanımlanırken, aynı zamanda “alçaklık” (denā’e) ile eşleştirilir. Yani kelime anlamıyla “aşağılık yer” değil, “en aşağıda olan, en yakın ve en geçici olan”dır. Bu çift anlamlılık, yalnızca dilsel bir tesadüf değildir; insanın ontolojik konumunu, varoluşun hiyerarşisini ve manevi gerilimi doğrudan yansıtır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerilim doruk noktasına ulaşır. Ankebût Sûresi 64. âyet: “Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur.” Burada “dunyā” hem cazibesiyle aldatan, hem de faniliğiyle uyaran bir kavramdır. Âl-i İmrân 185’te “dünya hayatının metâ’ı” (geçici meta) olarak nitelenmesi, maddi dünyanın bir “ticaret malı” gibi kullanılıp tüketilmesini ima eder. Hadis literatüründe ise Peygamber Efendimiz’in “Dünya, mü’min için zindan, kâfir için cennettir” (Müslim, Zühd, 1) sözü, bu mekânın değerini taşıyanın niyetine bağlar. Dünya aşağılık değildir; aşağılık yapan, onu “ahiret”in gölgesinde değil, kendi başına amaç haline getirmektir. Bu dini bakış, yalnızca İslâm’a özgü değildir. Hristiyan teolojisinde “dünya” (mundus) Latince “temiz, süslü” anlamına gelirken, Tevrat ve İncil’de “dünya” sıklıkla “vadi-i gözyaşı” (valley of tears) olarak anılır. Aziz Augustine’in Confessiones’inde dünya,
RAMAZAN AYININ FAZİLETİ Selmân-i Fârisî (radiyallahu anh) bir hadîs-i şerîfi şöyle bildirmiştir: “Resûlullâh (sallallahualeyhivesellem) Şa’ban ayının son günü hutbede buyurdu ki: “Ey müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece (Kadir gecesi) bin aydan daha hayırlıdır. Allâh’ü Te’âlâ, bu ayda, her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri teravih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda, Allâh için, ufak bir iyilik yapmak, başka ayda bir farz edâ etmek gibidir. Bu ayda bir farz yapmak, başka aylarda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay sabır ayıdır, sabır edenin gideceği yer Cennettir. Bu ay iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda mü’minlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse, günâhları affolur. Hak Te’âlâ onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun sevabı kadar, ona verilir.” Ashâb-ı Kiram dediler ki: “Yâ Resûlâllah, her birimiz, bir oruçluya iftar edecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz.” Resûlullâh (sallallahualeyhivesellem) buyurdu ki: “Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açana da, biraz süt ikram edene de, bu sevâb verilecektir. Bu ay öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası afv ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd olmaktır. Bu ayda, işçinin, memurun, askerin ve talebenin vazifesini hafifleten âmirleri, kumandanları ve müdürleri, Allâhü Te’âlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört şey’i çok yapınız! Bunun ikisini Allâhü Te’âlâ çok sever. Bunlar Kelime-i Şehâdet söylemek ve istiğfar etmektir. İkisini de zâten her zaman yapmanız lâzımdır. Bunlar da Allâhü Te’âlâ’dan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden O (Celle celaluhu)’a sığınmaktır. Bu ayda bir oruçluya su veren bir kimse, kıyamet günü susuz kalmayacaktır.” Resûlullâh (sallallahualeyhivesellem) bir başka hadîs-i şerifinde
Din
Reklam
Reklam