• Çıkın gidin burdan, döverim seni, hepinizi döverim ülen! (Cüneyt Arkın - Yıkılmayan Adam)
  • Altı Kere Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis cezamın otuz ikinci yılını bitiriyorum bu gün. Bu sabah gardiyan Fikret koğuşa girip beni çağırınca anladım bi şeylerin terso gittiğini. Ranzada yatıyorum, düşteyim. Kapı gürültülü, gıcırtıyla geri çektiler kapıyı. İçeri Fikret girdi. Göbeğinin altında ezilen kemerine elini koydu, anahtarlar parmağına takılı. Baba Haldun ziyaretçin gelmiş’ dedi. Önce ismimi tanımadım. Ziyaretçi gelmiş. Getirin ne diyosa söylesin gitsin deyecek oldum. ‘Ulan benim sevenim yok ki’ düşüncesi kafamın içinde şok etkisi yarattı. O an ranzadan ayaklarımı çıkarttım terlikleri ayağıma geçirdim. Doğru tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkadım, sakalları çizdim. En güzel gömleği giydim, tek ütülü pantolonumu giydim. Jilet gibiii. Çıktım dışarı, ‘hadi gidelim Fikret Gardaşım. Kim gelmiş biliyon mu ? sana dediler mi bişey ?’ diye sordum ama gavur inatlı Fikret laf eder mi! Demedi bişey. Gidince görürsün diye geveledi ne sorsam. Bi kapıdan geçerken dayanamadım durdurdum. ‘’Ulan alay mı ediyosonuz yoksa puştlar’ dedim. Tarih bir nisan falan olur belki beni kafaya alıyolardır. Bilemedim. Fikret ellerimden kurtardı yakasını, ‘Baba çocuk muyuz seni niye kandıralım, yürü bilmiyorum bişey, müdürün odasında seni bekliyolarmış bana bunu söylediler git baba haldunu getir dediler’ dedi. inandım bende. Bi demir kapı, bi demir kapı daha, sonra ardı ardına iki demir kapı. bi kat yukarı. bi demir kapı daha. yürü yürü bitmiyordu o koridorlar. biz adım attıkça sesler daha belirgin ve keskin geliyordu. bu bina da ne kadar çok kapı varmış dedim bi an içimden. ben sadece ikisini görüyormuşum. ikisinden çıksam kurtulurum buradan diyordum yıllarca, yanılıyormuşum. Bi kapı daha açılırken Fikret durdu. Baba Haldun, gözünü seveyim çok şey yapma tamam mı ‘ dedi. Bu kapıdan sonra müdürün odasına gireceksin’dedi. Sen gelmeyecek misin’ dedim. Gelmeyeceğini söyledi. Kapılar açıldı. Kapılar çalındı. Cezaevi Müdürünün odasına girdim. İçerde üç gardiyan bir de daha önce bu yerde görmediğim kadar güzel bir hemşire kadın vardı. Onu görünce dayanamayıp yılların verdiği bi hasretle, ‘’sevdiğim kadın daha güzeldi ama sana da yara sardılır’’ deyiverdim. gülümsedi. Söylemek istediğim şeyin içinde barındırdığı hasreti anlamıştı. niyetim hovardalık değildi bunu anlamıştı. hafifçe güldüm. ‘’Buyrun müdür bey benimle konuşacaklarınız varmış’’ dedim. ‘’Baba Haldun biz seninle hep konuşuruz, öteki dünyadan birinin sana söylecekleri varmış, önemliymiş. Savcılıktan izin alıp gelmiş özel görüşme yapmak için.’’-- ‘’Bunca yıldan sonra kim hatırlar beni müdür bey’’ dedim. ‘’Baba Haldun otur ben sana bi çay söyleyeyim bir kaç dakikaya burada olur, seni sayar severim biraz müsade ederim konuşursunuz bilmiyorum gelen kişinin neyin olduğunu.’’ dedi. Dikeldiğim yere kadar gelip koluma dokunup önümdeki sandalyeyi gösterdi. Otur der gibi başını salladı. oturdum önümdeki siyah deri kaplı koltuktan dönme sandalyeye. Sağda solda dekorlar var onları izliyom, e kimse konuşmuyo diye bende konuşamıyorum. Sonunda sessizliği bozmak için ‘’sizin askerlik ne zaman bitiyo’’ dedim gardiyanlara. ‘’Şafak 47 Baba Haldun’’ dedi yakışıklıca olan oğlan. Hemşire kıza aç kurdun yaralı kuzuya baktığı gibi bakıyordu ama müdürden çekindiği için bakamıyodu istediği gibi. Gülümseyerek ‘’Eee kızım sen nasılsın burda mı çalışıyosun sen’’ dedim. ‘’Yok haldun amca ben merkezdeki hastaneden geldim, müdür bey ambulans çağırtmış’’ deyince anladım bu müdür bir haltlar karıştırıyor. ‘’Kimmiş bu gelen müdür bey söyleyecek misin artık?’’ demek istedim, kapı çalındı. Kapıyı arkamda dikilen gardiyan açtı. İçeri iki ayak sesi girdi. Biri yorulmuş bi çift ayak. Diğeri narin bi topuk sesi. Yok gibi ama var. duyuyorsunuz. Dönüp bakamadım. O kadar korktum ki o an. Kimin geldiğini görmek istemedi gözlerim. Kafamı iyice eğdim. *Ben burada değilim’’Ben burada değilim* kendimi şu anda ranzamda düş kuruyor vaziyette bulmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda önümde hala müdürün odasının acaip şatafatlı dekor eşyaları duruyordu. Hafif krem renkli bu masa benim koğuşta yoktu. Benim koğuşta iran halısı da yoktu. Buranın benim koğuşum ve bunların düş olmadığına emin olduktan sonra başımın arkasında dikelmiş kafamı kaldırmamı bekleyen ziyaretçilerimi hissettim. ‘’Kimsiniz?’’dedim kafamı yerden kaldırmadan. Birisinin ayakkabıları önüme doğru yürüdü. ‘’Benlen ne konuşacaksınız?’’ diye sordum. ‘’Sizinle nerden tanışık olduk biz?’’ diye sordum. Cevap vermedi ikiside. Kafamı kaldırmam için başımın arkasına baktıklarını hissediyordum. Başımı kaldıramıyordum. O on dakika da korktuğum kadar bütün ömrüm boyu korkmamışımdır. Kimdi bu insanlar! Benden ne istiyorlardı! ‘‘Haldun bey’’ dedi arkamda duran kadın. Bey mi? Bu kadın kiminle konuşuyor yahu diye sordum kendime. Bana bey deme ihtimali benim buradan salınma ihtimalimle aynıydı. ‘’Haldun bey, biz yetiştirme yurdundan geliyoruz.’’ Duyduğum şu altı kelime kulaklarımdan beynime ulaşana kadar dört kişiyi daha öldürürdüm de ellerim birbirini tutuyor. ‘’Benden ne istiyonuz gidip birilerini yetiştirin o vakit’’deyip tersledim. ‘’Haldun bey bilmeniz gereken bazı şeyler var.’’ dedi yine aynı kadın. ‘’Ben herşeyi biliyorum bilmediklerim bilenlere kalsın ben bildiklerime bildiklerim bana yetiyor’’ dedim. Konuşma burada bitiyor sanıyordum her defasında. Bu konuşmalar bittiğinde yine ranzama dönecektim, ranzama dönüp oğlumla maç yapmaya kaldığım yerden devam edecektim. Devlet memuru soğukluğundan ürperen kollarımı sıvazlayarak kan gönderdim. ‘’Haldun bey, buraya neden girdiniz?’’ diye sordu önüme dikelen güzel ayakkabılı kadın. ‘’Tatil için’’ dedim. ‘’Mühebbet yiyene devlet baba bakıyormuş, devletimin kollarına sığındım’’ dedim. Arkam da ki kadın ‘’Haldun bey otuz yıl önce o adamları neden öldürdünüz?’’ dedi *hiddetle*. ‘‘Canıma dokundular.’’ dedim. duru. ‘’Canınıza dokunsak bizi de öldürür müsünüz’’ dedi önümde dikelen güzel ayakkabılı kadın. Tıslamaya benzer bi fısıltıyla, ‘’o öldü’’ dedim. Ama onların duyacakları şekil de ‘’2 haziran 1987′de öldürdüm. Yani 32 yıl on bir ay 17 gün eder. otuz yıl değil’’ dedim. ‘’Haldun bey size neden baba diyorlar çok mu çocuğunuz var?’’ dedi arkam da dikelen kadın. ‘’ben hiç evlenmedim.’’ diyebildim anca. ‘’Kimseyi sevmediniz yani?’’ dedi önümdeki kadın. ‘’Siz bunları ne yapacaksınız? Bunları sormak için çok geç geldiniz’’ dedim ama inatla soruyorlar ve çok saçma hislerle içimi tıka basa, hınca hınç dolduruyorlardı. ‘’Haldun bey o adamları bugün olsa yine öldürür müydünüz’’ dedi arkamda ki kadın. Ayağa kalktım. kolumda ki yarığı göstererek. ‘’Ben o gün tereddüt ettim biliyo musun? Bu o tereddütten kaldı. Bugün olsa! şimdi olsa! o gün ki kadar uzun sürmez o itleri gebertmem. Yılların nefreti var içimde. şuramda. o nefret onları saniye içinde kül etmeye yeter.’’ dedim. ‘’Haldun bey sakin olun, size bunları sormamızı bizden isteyen biri oldu. Bittiğinde sizi onunla görüştüreceğiz. Sadece sorularımıza cevap verin ve bize yardımcı olun’’ dedi arkamda kalan güzel ayakkabılı kadın. ‘‘Tamam sorun o zaman, ne isterseniz cevaplayacam!’’ dedim çok emindim. Sordukları her şeyi cevaplamaya karar verdim. Az önce hışımla kalktığım yerime sakince oturdum ve güzel ayakkabılı kadını karşımda ki sandalyeye buyur ettim. ‘’#Haldun bey, neden size baba diyorlar? Çok mu çocuğunuz oldu?’’ dedi yine. ‘’*Hayır insanlara faydalı olmaya çalışırım, babalık yaparım. saygı duyarlar. ondan herhalde. Ben kimseye koca olamadım ki baba olayım.’’ ‘’#Peki o adamları neden öldürdünüz?’’ Bu soruyu ilk sorduğunda cevabını vermiştim ama anlatamamıştım kendimi. Dinlemişti ama duymamıştı beni besbelli. ‘‘Bi kız seviyordum. yirmi dört yaşımdaydım. Babamın atölyesinde torna tezgahında çalışıyordum o dönem. askerlik 18 ay yapılacak dediler. Ben de askerlik 18 ay olmadan gidip aradan çıkartayım dedim. askere gideceğim akşam eğlence yaptım. Eş dost mahalleli kim varsa ne kadarlarsa herkesi çağırdım. Ben konvoya katıldım. Arabalar kornalar falan deli gibi gidiyoruz. Sevdiğimle konuştum, beklerim ben seni dedi. Beklerdi beni. evime güneş olacaktı. O gece otobüse bindim, Çanakkale de acemi birliği ordan da Ankaraya cezaevi gardiyanlığına gittim.’’ Birden lafımı kesip, askerden kaçıp mı öldürdünüz o adamları?’’Dedi hala inatla arkamda dikelen kadın. Yüzümde garip bi ekşime hissedip ‘’Hayır dinlersen anlatıyorum herşeyi kızım’’ dedim gayet babacan bi tavırla. ‘’Askerdeyken sevgilime mektuplar atıyorum haftada üç kere bazen dört kere oluyor bizim hapishanenin yemekçileri haftada beş gün çıkıyor merkeze. biz üç kere. onlardan birine veriyorum mektubu o postalıyor sevabına. Ben mektup atıyorum ama cevap gelmiyor. Sonunda dayanamadım izin alıp eve döndüm. Sırf mektubuma cevap ver artık demek için izin aldım geri gittim memlekete. Evine gittim otobüsten iner inmez. Kapıya tıklıyorum. Cama vuruyorum. Hiç ses eden el veren yok. Muhtar kahveye giderken gördü koştu yanıma geldi. -Haldun, oğlum sen niye geldin ne oldu ne işin var burda hayrola sen askerdeydin? dedi. Ama o kadar panik olmuştu ki o saniye anladım ki bi terso var yoksa bu adama okeyde üst üste dokuz el kitleseler hiç keyfini bozmaz, sinir yapmazdı. Muhtar emmi n’oldu Delal nerde? Apo amcalar niye yok? Nereye gittiler? -Muhtar emmi elini enseme koydu kendine çekti beni. boynuna koydu başımı. Muhtar emmi noluyo napıyosun söylesene noldu? Dedim, baktım ki ağlıyor. Kendimi onun ellerinden çektim doğru eve doğru koştum. İzollu aşiretinden Hüseyyin’e rast geldim ki öyle hızlıydım ki durup selam bile vermedim. Arkamdan bağırdığını duyuyodum ama el edipde durduramadım kendimi. Doğru anama koştum. N’olduğunu öğrenmeye gittim. Anam benim geldiğimi bağın ötesinden koşarken görmüşde anlamış. Ben eve varasıya kadar gözyaşı sel olmuş yüzünde. -Ana n’oldu anlat diyorum. ağlıyor elleme beni diyor. Ana N’olduğunu anlat ana diyorum ağlıyor ama anlatmıyor. Beş dakika önce selam vermeye durmadığım Hüseyyin geldi on dakika sonra. Herşeyi ondan öğrendim. Ben askere gittikten sonra Delal’in babası Muharrem amca Delal’i başkasına vermiş. O an bunu duyunca öldüm öldüm dirildim. Benim evime gelin olacaktı Delal.’’ Önümde meraklı gözlerle beni dinleyen güzel ayakkabılı kadın bi anda sinirle ‘’Sevdiğin kadın başkasıyla evlendi diye mi on dört kişiyi öldürdün? Deli misin ulan!’’ diyerek ayağa kalktı. Başımı yere eğdim. ‘’Benim izin dolmadan geri döndüm asker ocağına. Dolmasını bekleyemedim. Sevdiğim kızı başkasına gelin etmişti babası üç kuruş uğruna. Askerden geldikten sonra sağa sola Muharrem Amcanın evini sordurttum. Bi kaç ay sürdü ama buldum sonunda. Bi gece çektim rakıyı boğazıma kadar dolmuşum gittim kapısına. Gençlik ateşiyle bağır çağır olay çıkarttım kapısında. Çifteliyle karın boşluğumdan vurdu iki hafta komada yattım. Uyandım, ölmeyi becerememişim. Başımda o gün yalnız anam kalmış. Babam ben komadayken vefat etmiş. Üzülemedim bile. Gittim Delalin evini buldum. Önce uzaktan uzağa izledim. Hani evlendi ama seviyorum. Zararım yok ya! İzliyorum sadece. Ara sıra pencereden bakıyor sokağın başına. Beni bekler gibi bakıyor. Gidip onu kaçıracağımı biliyor. Bi gece yine aldım Yeni Rakı’mı içtim içtim kapısına dayanacak oldum. Yolda kayboldum. Evin yolunu bulamadım. Oturduğum bi kaldırım taşında sızmışım. Sabah ayıldım. Üst baş kir pislik. Eve gittim köye. Anam uyanmadn üzerimi değiştim çıktım tekrar. İş güç hak getire. Babamın atolyede malzeme bile kalmamış bırak tornayı tesbiyeyi. Ne varsa satmış savurmuş bana yollamış askerdeyim diye. Gidip gelirken gidip gelirken bi gün Delal’imin kocası olacak gavat beni fark etti. Kapıdan çıktı, yine bi yere gidiyor zannettim, benim tarafa doğru yürüdü, yürüdü. Tam yanımdan geçip gidiyor ki birden dönüp beni gafil avladı. Yaşça benden on yaş büyük. Ne bekliyosun burda delikanlı dedi. Napacan diye tersledim. Eyvallah deyip gitti. Geldi beş arkadaşıyla bi güzel dövdü beni. Tek olsa belki yıkardım deyyusu bileğim kuvvetliydi. Bi daha seni buralarda görmeyecem dedi. Duymaza vurdum. Eve gittim zor zoruna. Yattığım gibi uyudum. Her yanımda kan. Anam da soramadı o gece ne olduğunu. anlatamazdım da. anlamazdı beni. Ertesi gün yine gittim. Yine geldi yanıma. Elini enseme koydu. Aslanım parayı veren düdüğü çalar böyle kapıma köpek olma paran varsa gel dedi. Niye param varsa napacan dedim anlamadım o an. anlamak gelmedi gözüme. cesaretim engel oldu kafama. Ne parası ne düdüğü dedim. ‘’Seni bizim hatunu keserken görmüş müşteriler. paran varsa sende tadına bakarsın. Yoksa siktir git yine dayak yeme’’ dedi. Delal’i parayla satıyordu orospu çocuğu. Ben o güne kadar küfür bilmeyen adamdım. Var dedim. Param var. Ben de gelecem bakacam tadına dedim. Ama yarın gelecem dedim. Şimdi üzerimde yok dükkandan alırım yarın gelirim dedim çıktım. bi dakika daha karşısında dursaydım ağlayarak ayaklarına kapanacaktım. Yalvaracaktım ona yalan söylediğini söylemesi için. Durmadan döndüm arkamı. ağlamaya başladım ve hıp hızlı bi vaziyyette yürüdüm. yürüdüm.yürüdüm. az kalsın bir arabanın altında kalıp kurtuluyordum ki şoför son anda direksiyonu kırıp bi ağaca vurarak durdu. inip benimle münakaşaya girecek bana hesap soracak sandım ki teşekkür etti. arabanın içinde eli silahlı baygın bi adam gördüm o an. ve arabanın şoförü bulduğu ilk ara sokakta kayboldu. Arabanın içinde ölmüş olduğunu umarak yaklaştığım adamın elinde hala büyükçe bir askeri silah vardı. belliydi ki bu adam teröristti. ve belliydi ki bu adam birilerinden kaçıyordu. Önce ne yapacağımı bulamadım ama silahın namlusundan gözüme seken ay ışığı öfkemi elime vurdu. Arka kapıyı açıp adamın boynundan silah askısını çıkartıp elime aldım. Tenhalardan ve siyah paltomun içine zor sığdırdığım silaha sarılarak Delal’in evine yürüdüm. Her gün onu izlediğim yerde durup bekledim. Bekledim. Bekledim. Delalin kocası olacak aşağılık mahlukat yanında 12-13 kişi getiriyordu. Sakin kalmaya ve silaha davranmamaya çalışarak yanına yaklaştım ve param olduğunu kadınla bir saat geçirmek istediğimi söyledim. Kaç param olduğunu sordu. Dişlerimi damaklarıma geçirdim ve kan dolu ağzımdan kelimeleri iterek çıkarttım. doksanbinlara vardı cebimde. çıkarttım onu gösterdim. O parayla bütün gece senin olsun dedi. Delal’imden bahsederken yüzünün aldığı o pişkin hali gördüğüm de bu adama işkence etmeden öldürmeyeceğimi söyledim kendime. Söz verdim kendime o an. Elli elli beş adım daha yürüdük evin bahçesine girdik. kapıyı çaldı. Delal açtı kapıyı. Elleri sabunlu. Yüzü yere eğik. Başı yazmalı. Ben ise Delal’imin kocasının, peşine taktığı arkadaş grubunun arasına sıkışmış beni tanımaması için görmemesi için ömrüm boyu etmediğim kadar dua ediyordum. Kocası olacak it Delalimi elyle iterek girdi içeri. Çekil ulan kaltak’ dedi Delal’ime. Benim iki gözümün çiçeği diyeceğim kadına. Orospu çocuğunun biri, kaltak dedi. içeri girdim. kalabalıkta hiç durmadan mutfağa sığındı delal. Peşine gidecektim ki orospu çocuğu yanına buyur etti. midem bulana bulana, kulaklarım yana yana oturdum yanına. Paltomu çıkarmadığım için rahat değildim ve silah sığmıyordu oturduğum için. ucunun dışarıdan görünmediğini düşünerek biraz rahatça oturdum ve sohbetlerini dinledim. Evde kumar oynatacaktı ve kazananla herşeyini masaya koyarak kendisi kumar oynayacaktı. kazanan Delal’le yatacaktı. Benim canıma dokunacaklardı. Delal hala mutfaktayken tuvalet nerde diyip kalktım. Cevaplarını beklemeden Delalin gittiği tarafa gittim. Arkasından yaklaşıp ağzını kapattım. Bağırırdı biliyordum. Delalim dedim. Delalim ben geldim. O an kollarını öyle bi saldı ki. kucağıma bayıldığını düşündüm. korkudan öldüm öldüm de dirildim o an. Ona bişey oldu sandım. Arkasına dönüp boynuma bir sarıldı ki, ulan gözümde hiç bişeyi kalmadı. Onun hiç bi günahı yoktu. Onun tek günahı babasıydı. ‘’Delal bak, bir dakika sonra kapıdan cıkacaksın ve şu parayı da al, deyip eline bütün paramı verdim, var gücünle koşacaksın. Git bi bilet al köye git. Anamı bul hala aynı evde oturuyor. Git oraya. Ben hemen gelecem. Tamam mı Delalim’’deyip alnına düşmüş saçlarının arasına dudaklarımı koydum ve saçlarıyla beraber alnını öptüm. saçlarının kokusunu cigerlerime çektim ve hadi dedim. Yazmasını düzeltti ve kapıdan koşarak cıktı. Kapıya doğru sırtımı verdim ve içerden ‘’N’oluyor lan kim geldi bu saatte’’ diye kapıya doğru yönelen Delalin kocasıyla göz göze geldim. ‘’sen hala tanımadın beni değiil’ dedim. şivemi kullandığımdan o an anlamıştı benim kim olduğumu. Paltomun ön düğmesini açmadan bi saniye önce Bana gülümseyerek bunca adama karşı ne bok yiyeceksin dedi. ‘’bunu’’ dedim ve paltomun düğmesini çözdüm. pantomun içinden mide hizama düşen AK-47′yi gören herkes dehşetle ve yalvarırcasına bana baktı. Silahın namlusuna mermiyi vermek için kolu çektim ve O gece o evdeki herkesi öldürdüm. Sadece bi kişiyi öldürmeden önce tereddüt ettim. Delal’imin kocası olacak o orospu çocuğu. Onu hemen öldürmemek için kendime söz vermiştim ama şerefsizin soyu eline geçirdiği bıçakla koluma bu gördüğünüz izi bıraktı. O an bi refleksle tetiği çektim. koluma sapladığı bıçağı tutan eli cansız bedeniyle beraber yere düştü. Evden çıktım ve hiç bişey olmamış gibi, akşam işten çıkıp evine, karısının kollarına giden bi adam gibi yürüdüm. Köye kadar yürüdüm. Geceyi Delal’im ile beraber geçirdim. Sabah önce notere gittim. Evin ve babamdan kalan bi kaç ufak tefek arsayı Delal’imin üzerine geçirdim. Çok etmezdi ama başını sokacak bir yeri olurdu. Zorda kalırsa satıp para bulacağı bir şeyleri olurdu. Devir işleri bitince de gidip karakola teslim oldum. Silahı da teslim ettim.’’ deyip kafamı kaldırdığımda baktım ki karşımda duran güzel ayakkabılı kadın ağlıyor. Arkamda dikilen kadına bakmadım ama burnunu çektiğini duyduğumda anladım ki o da ağlıyor.’’Kim bilmek istedi bunları. Çok merak ediyordunuz! Bende bunu merak ediyorum.*Genzimde ağlamaya yeltenen bi hisle* ‘’önümde oturan, ellerini yüzüne kapatan güzel ayakkabılı kadın, burnunu çekti. masayı biraz sağa doğru ittirdi. Dizlerinin üzerine kapaklandı. sürüne sürüne ağlayarak geldi dizlerimin dibine. ‘’Baba’’ dedi. ‘’Beni affet baba. Annem beni doğurduktan sonra ölmüş. Babannem büyüttü beni iki yaşıma kadar sonra çocuk esirgeme kurumuna aldılar beni. Baba ben seni hep katil bildim baba affet beni. Ben senden utandım hep baba. Affet baba. Ben seni hep kötü bildim. Hiç sevmedim. Beni affet yalvarırım’’ dedi. O ana kadar mağrur duruşumu bozmayan ben. Kızımın dizlerimdeki başına koydum burnumu. Ağladım. BAĞIRA BAĞIRA. ‘’DELALİM’’ diye diye. HAYKIRA HAYKIRA. Ağladım. Ben bütün bir ömür kaybettim ama bu dünya benim için hala güzel bi yerse kızım sayesindedir. Buradan çıkıp kızımla güneşli günler göremeyecek bile olsam. Kötü adamların da çok güzel kız çocukları olduğunu unutmayın istedim. Sevdiğinize sahip olun. Unutmayın. Sizin sevdalığınızı kimse sizin gibi sevmeyecek. Ve yine unutmayın. Bu dünyada insanlardan daha çok kötü insanlar var. Sevdanıza ve sevdiğiniz insana ucunda ölüm olsa sahip çıkın. Benim hikayem bu, ben iyi bi yazar olamadım ama belki sizin kaleminiz güçlüdür ve siz mutlu bi hikaye yaşamayı başarırsınız. Haydi, Selametle... Gözlerinizden öpüyorum.
    -Baba Haldun
  • Doğru zamanı bekliyordum, bu kitap için kuracağım cümleler benim için çok önemliydi çünkü. Hala da önemli...
    "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"
    Bu kitabı okuduğum günü hala unutamıyorum. Kantinde oturuyordum, elimde arkadaşımın verdiği kitabı okurken, O geldi ve bana elimdeki kitabın pek bir değeri olmadığını söyledi. Gerçekten de öyleydi. Ve bana gel sana bir kitap vereyim onu oku, dedi. Hemen kabul ettim, çünkü onun bana verdiği her kitabı büyük bir özenle okumuş, sevmiştim. "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"nu verdi. İncecik bir kitap diye düşündüm hemen ve ismini tuhaf bulmuştum. Yazarının Stefan Zweig olduğunu görünce gülümsedim. Çünkü ben Zweig'la Satranç sayesinde tanışmıştım. Ve yine bana Satranç kitabını da veren o değerli insandı.
    Eve gidene kadar elimde tuttum "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"nu. Ona baktıkça içimde hüzün hissediyordum. Bu kitap, adıyla bile beni derinden etkilemişti! Her şey sakinliğe kavuştuğu zaman, yavaşça kitabın kapağını açtım. Hep mektupların değerleri çok fazladır. Mektup, çok farklı bir şeydir... Hüzün içeren bir mektubu okumak ise cesaret ister.
    "Sana, beni asla tanımamış olan sana," diye başlıyordu mektup.
    Bu cümleyi okuyunca ben de R. gibi durdum, bir kadının kalbinin bütün sırlarını açtığı bir mektup okuyacağım, dedim. Derin bir nefes aldım, okumaya başladım. Daha mektubun başında "Çocuğum dün öldü" diyordu. Bir kez daha titredim. Bu mektubu yazan yalnızca aşık bir kadın değildi, aynı zamanda bir anneydi.
    Önce sadece küçük bir çocuğun hayranlığı vardı, bir adama karşı. Oysaki bu hayranlık aslında masum bir aşktı. Okurken gözlerim doldu, içim acıdı.
    Sevginin karşılık görmesi büyük bir şeydir. Ve insanın sevdiği tarafından önemsenmemesi kötü şeydir. Kitapta en çok içerlediğim cümle şu oldu " Ve meraklı bir ilgiyle bana bakışından hemen anladım: Beni tanımamıştın." Onu tanımadı o adam, hiçbir zaman tanımadı...
    Kimisi bu kadının aşkının abartılı olduğunu düşünebilir, bir hastalık olduğunu düşünebilir. Ama kendinizi bir onun yerine koyun. Daha on üç yaşında birine hayranlık duymasıyla başlıyor her şey, sevmek ve sevilmenin ne olduğunu bile kavrayamamış bir yaşta. Herkesin sizi sevmesi önemli değildir, önemli olan sizin sevdiğiniz kişilerin sizleri sevmesidir. Fakat insan bir türlü sevdiği gibi sevilmiyor. Sanırım bu da dünyanın bir kanunu olmuş.
    Bazı kitaplar sizi şaşkına çevirir, ışte bu kitap da öyle bir kitaptı benim için. Herkes sever mi tartışılır. İçtenlikle yazılmış bir kitap!
    Ve, son olarak şunu söylemek istiyorum; okuduğum her kitabı yaşayarak okumaya çalışırım. Ben ilk kez bir kitabı ağlayarak okudum ve bu kitapta "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"ydu.
    Uzun bir inceleme oldu, fakat bu kitabın bende yeri apayrı.
  • Dikkat spoiler içerir!
    Bana göre bir eser yazarken en zor olan kısımlardan biri, karşı cinsin düşüncelerini yazmaktır. Nermin Kılıçman da bu eserinde bunu yaparak riske girmiştir. Bu riskten başarıyla çıkarak kendini kanıtladığını düşünüyorum.

    Akın'ın düşünceleriyle okuduğumuz bu romanda, benim bakmadığım bir bakışla anlatmış yazar.

    "Neden kitabın ismi 'Erkekler Başka Sever'?
    Çünkü başka seviyorsunuz.
    Nasıl yani? Kadınlar nasıl seviyor ki biz başka seviyoruz?
    Biz kalbimizle seviyoruz, siz aklınız ve mantığınızla.
    Aşkın akılla, mantıkla ne ilgisi var?
    Bir söz vardır, hiç duydun mu bilmem.'Sevmek için mangal gibi yürek gerek' derler. Ben hiç, sevmek için mangal gibi akıl, mangal gibi mantık gerekir dendiğini duymadım. Biz kadınlar, yüreğimizle sevdiğimizden, sevgimiz uğruna her şeyi yapar, yakar yıkarız. Bir erkeğe aşık olduysak, onun için yapamayacağımız çok az şey vardır. Mesela, evladımızdan vazgeçmek gibi ki; bunu yapan kadınlar bile var. Ama siz, aklınızla sevdiğiniz için, mantıklı hareket edersiniz. Mantığınıza ters düşen, aklınıza yatmayan şeyler yapmazsınız, ne kadar severseniz sevin.
    Bütün erkekleri veya kadınları aynı kefeye koyamazsın ama.
    Haklısın. Hepsi aynı olmayabilir. Fakat bilirsin ki istisnalar kaideyi bozmaz. Genelden bahsediyorum.
    Tek farkımız bu mu yani? Biz akıldan seviyoruz?
    Hayır, değil. Erkekler sorumluluk duygusuyla seviyor aynı zamanda; biz ise sorumsuzca. Aslında bu; biraz da yetiştiriliş tarzımızdan, kültürümüzden kaynaklanıyor.Çünkü daha bebeklikten, bize öğretilen bazı şeyler var. Erkek çocuk hep, omuzlarına bir sorumluluk yüklenerek büyütülüyor. 'Sen erkeksin, sen abisin, sen babasın... Ailenin, kardeşinin,annenin... Bakımından, gözetiminden, korumasından sen sorumlusun.' İşte bu öğretilerle büyütülünce, erkek, doğal olarak sevme, aşık olma şekline de yansıtıyor bu öğretileri."

    Akın her sene yaptığı gibi eylül ayında Köyceğiz'in sessizliğine dalıp giderek kötü giden evliliğini unutmaya çalışır. Çay bahçesinde oturmuş çay içerken bir kadının denize bakarak defterine bir şeyler yazdığını fark eder. İlk başta onun yabancılara benzetir fakat kadın kalkarken kaşını patlatır ve garsonun 'Derya Hoca' diye yanına gelmesiyle onun Türk olduğunu anlar.

    Artık hayatı Derya ve oğlu Bora oldu. Ona aşık olduğunda artık onsuz yapamayacağını anlar.

    Derya'nın mesleği yazarlıktır. Ve biz de Akın ile onun Erkekler Başka Sever adlı öyküsünü okuyoruz. Bizi ilk bir şiir karşılar.

    AŞK ve ben bir seyahate çıkmaya kara verdik.
    AŞK dedi ki 'GÜVEN olmadan olmaz!'
    Onu da aldık yanımıza.
    'SADAKAT olmadan çıkmam yola' dedi GÜVEN bu defa.
    Ben ve AŞK hak verdik, SADAKATİ de kattık aramıza,
    düştük yola.

    Başlarda her şey çok güzeldi.
    Çok iyi anlaşıyorduk AŞK, GÜVEN, SADAKAT ve BEN
    Ne kadar iyi anlaştığımızı görünce,
    Koşa koşa MUTLULUK geldi yanımıza.
    YALNIZLIK hasedinden çatlıyordu bu arada.

    Yolumuzda zorluklar da vardı.
    Güzelliklerde.
    SADAKAT uyardı beni:
    'Ben, bana kıymet verilsin isterim!'
    Ama güzellikler gözümü öylesine boyadı ki
    Bilemedim SADAKAT in kıymetini
    ilk o terk etti beni.
    Ardından GÜVEN!'SADAKAT'in olmadığı yerde benim
    işim yok!' dedi ve gitti.

    AŞK bir süre daha direndi
    eşlik etti, birlikte çıktığımız bu yolculuğumuzda bana.
    sonunda dayanamadı, isyan etti
    'Maddem SADAKAT'i ve GÜVEN'i terk edecektin
    Neden çıktın benimle bu yola?'

    'Sende mi gideceksin?' diye
    Nemli gözlerle baktım MUTLULUK'a
    'Üzgünüm' dedi MUTLULUK. 'onlar yoksa bende yokum!'
    ve yalnızlık çıktı saklandığı yerden,
    Göz kırptı.
    'Sonunda kaldık mı yine baş başa!'
    'Sadakatin olmadığı yerde, yalnızlık ve pişmanlık vardır.'

    Beş tane öyküden oluşan bu kitabın ilk öyküsü 'Sevgi'. Hasan ve Sevgi'nin mutsuz biten aşkını anlatır. Hasan annesinin istediği kişiyle evlenir. Bir gün lokantasına Sevgi iş aramaya gelir. Fakat üstü başı perişandır. Hasan bu duruma dayanamaz ve onu takip ederek evini öğrenir. Onun evine bakarken Sevgi'nin kocasıyla karşılaşır ve Sevgi'ye soramadıklarını ona sorar. Onun kıyamadığı Sevgi ne hale gelmiştir...

    İkinci öykü 'Kadife Sesli Adam'. Beste, Özgür ile kötü giden ilişkisinden dolayı sahilde, kendini ne zaman kötü hissetse gittiği yerde, oturur ve ağlamaya başlar. Bu sırada yağmur yağar ve Kadife Sesli çocuk ona ıslanacağını ve kulübeye gelmesini söyler. Yağmur dinince eve gider ve Özgür'ü ara fakat telefonu bir kadın açar ve Beste evi dağıtır ve eşyalarını toplayarak gider. Yine o yerdedir. Kadife Sesli çocuk (Aral) ona geçmişini anlatır. Zengin aile çocuğu, o akşam senin bu akşam senin gezen Aral, bir bir kadınla beraber olur fakat sabah kadın çoktan gitmiştir. Aşık olduğu kız.. Üç yıl sonra onu bulduğunda bir çocuğu olmuştur ve sabah gitmesinin nedenini bir sürü kadının onu araması ve en sonunda annesinin 'Yine Başka Kadın' demesiyle gururuna yediremeyip gittiğini söyler. O günden sonra Aral bu kulübede yaşar ve ağlamasını gizleyen bu kıza aşık olur.

    Üçüncü Öykü 'Mete'. Mete evli ve yalnız bir adamdır. Bir gün arabasıyla giderken kaza yapar ve Derin'in arabasına çarpar. Onu gördüğünde hayatının değiştiğini hisseder. Fakat ne zaman Derin onu ailesiyle tanıştırmak istediğinde bir diyecekken Derin onu susturur ve gider. Mesaj atarak evli olduğunu anladığını ve ona bakarak onu terk edemediğini söyler. Artık Mete yine yalnızdır.

    Dördüncü Öykü 'Aşk Her Şeyi Affeder Mi?' Mustafa 29 yaşında iyi para kazanan ama kimseye güvenmeyen biridir. Çünkü hayatının aşkı Sahra onu en iyi arkadaşı Tunç'la aldatır. Yıllar sonra Sahra'nın çok ağır bir kaza geçirdiğini ve Mustafa'yı çağırdığını öğrenir. Mustafa koşarak hastaneye gider ve Sahra ondan özür dilemektedir. Mustafa da onu affeder.

    Beşinci Öykü 'Kuru Kafa'. Yasemin hastaneden randevu alırken biri onu üzerine hapşırır ve o da hasta olmaktan korktuğu için hemen tuvalete koşar. İki gün sonra artık Yasemin grip olmuştur ve yine randevu almak için hastaneye gelir. Fakat o adam yani Kuru Kafa ona adıyla seslenerek yanına gelir. O da şoktan Kuru Kafa diye bağırır, Adam güler ve kendini tanıtır. Ve elini hiç bırakmamak üzere Çınar, Yasemin'in elini sıkar.

    Derya iki tane zor ilişkilerden geçtiği için kendi hayatından bahsetmekten hoşlanmaz. Fakat Akın bu kadına aşık olmaya başlamıştır ve onsuz olmak istememektedir. Bir kaç gün sonra ona açılır. ve ona sarılarak uyur.

    Sabah kalktığında mutlu bir şekilde kahvaltı hazırlarken, Karısı arar ve Bora'nın ameliyata alındığını söyler o da aceleyle evden çıkar ve oğlunun yanına gider.

    Derya evini satılığa çıkarmaya karar verdiğini, Akın bunu çay bahçesindeki garsondan (Melih'ten) öğrenir. Derya Akın'a mektup yazar. Onu sevgisine inandığını, iki umutsuz ilişkisinden sonra kendisine söz verdiğini ve bu sözü tutacağını söyler. Onunla birlikte olamayacağını evliliğini iyileştirmesini söyler.

    Ama Akın Derya'ya aşık olmuştur. Karısının tüm tehditlerine rağmen boşanır ve bir yıl boyunca onu aramaya başlar.

    Derya yeni kitabını için bir kitapçı da imza günü yapacaktır ve bu günü ve bu imzanın olacağı yeri ona en iyi arkadaşı Yusuf haber vermiştir. Artık,
    Akın Derya'yı bulmuştur.
  • ne eski bir tango melodisi, ne de siyah önlüklü bir mektepli kız resmi, hayır beni on sekiz yıl evvelki o tatlı hatıraları alemine atan, gazetede götürdüğüm iki satırlık, kupkuru, alalade bir kiralık ilanı oldu.
    o anda pendik sahilleri birden gözümde canlanıverdi. o köşk...o köşkün bizim bahçeye bakan penceresi...ve o pencereden mahinur...sarı bukleleri, menekşe bakışları ile mahinur...
    neden daha ilk görüşte onu sanki asırlardan beri tanıyormuşum hissine kapılmıştım, bunu izah edemeyeceğim. niçin bana her bakışında boğazıma bir eziklik, süzme balın boğazda bıraktığı gıcığa benzer tatlı bir baygınlık yapışırdı, o da meçhulüm. insan, çocuklukla delikanlılık arasındaki o hülyalı çağda nedenlerle niçinlerle mi uğraşır? o yaşta insan hiç düşünmeden sadece yaşamaya bakar. hem de ne yaşamak?..bulutlarda yıldızlarda gibi...
    mahinur da zaten oralarda, öyle üstün bir alemden dünyamıza inivermiş olmalı idi. onun da bizim gibi etten kemikten yapıldığını, bizler gibi yiyip içtiğine inanamayacağı gelirdi insanın. sarı ayva tüyleriyle kaplı incecik kollarını biraz fazla sıkacak olsam, parmakların arasında bir kelebek gibi ezilip eriyiverecek sanırdım.
    and içmiştik güya... büyüyünce evlenecektik. o zamana kadar hiç, ama hiç bir şey, bizi birbirimizden ayıramayacaktı. halbuki sonra... halbuki sonra o taşralı müteahhidin ona talip olmasıyla bütün bu tasavvurlar iskambilden bir kule gibi bir anda yıkılıvermişti.
    az mı ağlamıştım? az mı yalvarmıştım?
    -sen razı olmazsan, hiç bir kuvvet seni hışır herifle evlenmeğe icbar edemez, diyordum. ona istanbul’dan kaçmayı teklif ediyor, taş kırıp, yük taşıyıp kendisin bakacağımı söylüyordum.fakat mahinur eski mahinur değildi artık... üç günün içinde değişivermişti sanki. bana burnunun ucundan bakıp, bir:
    - “çocuk gibi konuşuyorsun sen” deyişi vardı çıldırmak işten değildi. onu tokatlamamak için zor tutuyordum kendimi. hele dünyada başka kız kalmamış gibi benim sevgilime göz diken ve beni ömrüm boyunca en büyük saadetimden mahrum edecek olan o uğursuz müteahhide öyle bir derin bir kin besliyordum ki bir gece yolunu bekleyip herifi köprünün yanındaki yamaçtan aşağı atmayı, sonra da üzerine kaya parçalrı yuvarlamayı tasarlıyordum.
    gençlik, çocukluk... iş olacağına vardı...mahinur müteahhitle evlenip gitti, beni hüsranlarımla yalnız bıraktı.
    ilk aşkın hatırası ne de olsa başka oluyor...aradan bunca yıllar geçmesine rağmen onu hala unutamadım. onun sarışın hayali ne vakit aklıma vursa, içimi buruk bir acı kaplar, hayatımı onunla birleştirse idim belki ben de bugün herkes gibi mesut bir insan olurdum diye düşünürüm.
    elimde çevirip durduğum ilanı belki yirminci defa okudum. demek şimdi o köşk kiralıktı ha?.. demek bir vakitler mahinur’un o şeftali kokusuna benzeyen körpe rayıhasıyla doldurduğu odalar şimdi boş ve sahipsiz... peki ama ben ne duruyordum? bu evi bir yazlığa kiralamak için ne bekliyordum? avcumun içinden bir sabun gibi kaydırıp başkalarına kaptırdığım saadetin hiç değilse tatlı hatırasını yeniden yaşamak, o sakin kıyıda eski günleri hayaliyle üç ay olsun... başbaşa kalmak için bundan güzel fırsat mı olurdu... bir uykuda gezen gibi sokağa nasıl fırladığımı,tramvaya nasıl bindiğimi anlamadan; kendimi ilanda bildirilen köşkün kapısında buldum.
    kapıyı bana kırmızı saçlı, şişman bir kadın açtı.ve göz göze gelmemizle çığlığı basması bir oldu:
    - siz? siz?.. aman yarabbim, rüya mı görüyorum? sonra benim aptal aptal baktığı görünce sitemli bir sesle :
    - korkarım tanıyamadınız, dedi. ben mahinur ...çocukluk arkadaşınız mahinur.
    o anda nasıl sendeledim, müvazenemi kaybedip merdivenlerden tekerlenmedim, şaşılır. bu karşımdaki boyalı saçlı, çifte gerdanlı, bu kolları şıkır şıkır altın bilezikli kadın mahinur öyle mi? o sülün gibi endam, on sekiz yıl içinde böylesine kütükleşsin, o şiirli ses, o buğulu bakışlar ,o prenses gibi tavırlar bu rütbe müptezelleşsin... şaşkınlıktan elimdeki ilanı uzayıp:
    -peki ama, diye yutkundum. siz pendik’teki köşkü o zaman satmamış mıydınız?..
    sabık sevgilim:
    -sattıydık dedi.sattıydık ama arif sağolsun yeniden aldı.
    sonra birden :
    -“böyle kapı ağzında mo konuşacağız.” diye beni adeta içeri çekti. kavrulmuş soğan kokan bir koridordan geçirip karnalık bir salona soktu. bir yandan kapalı perdeleri açıyor, bir yandan da :
    -söyleyin, diyordu. allah aşkına söyleyin. çok değişmişim değil mi?
    -yooo..........hayır... katiyen, diye ekledim. ne iseniz osunuz.
    ve fevkalbeşer bir gayetle ilave ettim:
    -hatta daha da güzelleşmişsiniz...
    güldü:
    -siz de hiç değişmemişsiniz, dedi. aynı nezaket, aynı komplimanlar ...
    gülüşünü beğenmedim. gülerken boyalı dudakları çok açılıyor, yan taraftan köprülü bir altın dişi görünüyordu.
    -biz samsun, erzurum, adana, izmir dolaştık durduk, dedi.şükür artık temelli geldik. zaman ne çabuk geçiyor yarabbim...pendiği dün gibi hatırlıyorum. hey gidi günler hey...
    ne kadar da geveze olmuştu. hiç soluk almadan konuşuyordu. bir ara:
    - hatırlar mısınız bilmem, dedi. şiirler okurduk hep sizinle...hani canım o demir iskelenin ucunda...hele faruk nafiz’in “kışkanç” diye bir şiiri vardı. anket defterime bile yazmıştınız hatta. nasıldı bakayım o:
    sakın bir söz söyleme
    yüzüme bakma sakın ...
    sesini duyan olur
    sana göz koyan olur ...
    isabet ki gerisini hatırlayamadı. yoksa şiire de, faruk nafiz’e de yazık olacaktı.
    mahinur:
    -ah…ah, diye göğüs geçirdi. sonra bir sigara yakıp dumanını yukarı üfledi. bu haliyle mısır filmlerindeki geçkin trajedi artistlerine benziyordu. dilini dudakları üzerinde gezdirip yapışmış kalmış bir tütün parçasını, tüh diye hafifçe tükürdükten sonra, gözleri süzgün, devam etti:
    -itiraf edin o zamanlar bana karşı büyük bir zaafınız vardı. bilmez miyim hiç? vardı işte… açık konuşmak icap ederse ben de bu hususta size hayli cesaret vermiştim.
    hiç lüzumu yokken bir kahkaha atıverdi:
    -ben de neler söylüyorum değil mi? ihtimal siz bunları unuttunuz bile. ah siz erkekler… hepiniz böylesiniz.
    daha fazla dayanamadım:
    -ben müsaadenizi rica edeceğim, dedim
    -hiç olur mu bu kafarcık? dedi. şimdi nerde ise arif de gelir, yemeği birlikte yerdik.
    -teşekkür ederim, bir başka sefer, dedim. şapkamı aldım sıvışıyordum… arkamdan seslendi:
    -peki ama hani ev için bir şey söylemiştiniz?
    ha ev mi? dedim. az daha, artık olmasa da olur, diyecektim. birden toparlandım:
    -bir ahbap için soracaktım da…
    -madem siz aradasınız, güzel hatırınız için yazlığını sekiz yüze bırakırız, dedi.
    yangından kaçar gibi merdivenleri üçer üçer atlayarak indim. ben köşkün kapısından çıkarken eli çantalı bir adam içeri giriyordu. mahinur’u tanımakta güçlük çekmeme rağmen kocasını ilk görüşte tanıdım. gözünde yine o altın gözlüğü, burnunun altında yine o kırpık bıyıkları… yalnız şakakları biraz ağarmış. durdum, arkasından uzun uzun baktım. bir vakitler öldürmeyi kurduğum bu adama karşı şimdi içimde büyük bir minnet duyuyordum. utanmasam, arkasından koşacak, bu manasız kadını üstümden çekip aldığı için yüzünü gözünü öpecektim. “var ol koca arslan” diye söylendim. “sen olmasaydın şimdi ben, sükut-u hayalin azabıyla ömrünü zehir etmiş bir bedbaht olacaktım. saadetimi sana borçluyum. çok yaşa sen, var ol.” sonra bir kuş hafifliği ile inönü gezisine doğru yürüdüm.
    yeni tomurcuklanan ince dalları, üstündeki bulutsuz semayı ve boğaz’ın lacivert sularını sanki ilk defa görüyormuşum gibi doya doya seyrettim. damarlarıma rahat, geniş, sıcak bir sevinç yayılmıştı. koşmak; banklarda oturan suratı asık ihtiyarlara, yoldan gelip geçen somurtuk insanlara, bebek arabalarının yanında yün ören nemrut çocuk dadılarına sokulup, “gülsenize, neşelensenize. bakın gök ne temiz, güneş ne parlak, hayat ne güzel” diye bağırmak istiyordum.