Nurullah Ataç'tan okuduğum ilk eser. Çoğu yazısında beni içine çekemedi. Ben daha çok hayata dair, Şevket Rado tarzı denemeler beklerken Ataç, işi çoğu yerde edebiyat, yazar ve üslup eleştirisine dökmüş, bir de denemeyi kavga, acımasızca eleştiri, saygı duymazken bile kırıcı olma anlamış olmalı ki bazı yerlerde çok ileri gitmiş. Örneğin bazı şairlere çok keskin şekilde büyük şair değil diyor, bazı yazarları yerden yere vuruyor...
Takıldığım bir diğer nokta "bugün"e, "büğün" demesi, olumsuzluk eki 'ma/me'yi okumıyan, getirmiyen şeklinde kullanması. Türkçe'yi kullanamayarak savunmak, bu olsa gerek. Bazı görüşleri de var ki katılmamak, ayakta alkışlamamak elde değil, keşke en azından yazılarının yarısı bu tatta olsaydı dedirtiyor. Onlardan birkaçı: Haksızlığa uğrarsanız, başınıza sıkıntı, felâket gelirse, size istemediğiniz bir şey yapılmasına çevrenizdekilerin kayıtsız kalması gücünüze gider, toplum içinde, bütün dünyada yalnız kalmış olursunuz. Öyleyse size yapılmasını istemediğinizi siz başkasına yapmamakla yetinmiyeceksiniz, başkasının uğradığı, çektiği sıkıntıyı, sizin yüzünüzden olmasa dahi, gidermeğe, hafifletmeğe çalışacaksınız, hiç olmazsa onun acılarını siz de duyup ona yapayalnız olmadığını bildireceksiniz. Ahlâk sadece kötülük etmekten çekinmek değildir, başkalarının edecekleri kötülükleri de önlemeye çalışmayı buyurur. ( s.261). Nerede "Ahlâk... ahlâk..." diye konuşulduğunu duysam "Acaba gene kimin işine karışacaklar? kime eziyet etmeyi kuruyorlar?" derim de korku sarar içimi. Boyuna ahlâk sözü edenler, yalnız kendi görüşlerinin doğru olduğuna inanmış, başkalarının da ille kendilerine uymasını istiyen kimselerdir. Buna ulaşmak için bir şeyden çekinmezler; bağırırlar, söverler, ortalığı karıştırırlar, bütün yurttaşların yılgı içinde yaşamasını isterler.