Anne ben geldim. Oğlun geldi. (Babasından birkaç saat sonra) Affet beni anne. Seni sık sık arayamadım, hatırını soramadım. Sık sık gelemedim. Ama hep aklımdaydın inan. İyi, sağlıklı olman için hep dua ettim. Canım annem! Nasıl da pişmanım inan! Keşke, son bir kez daha görüp, sana sıkı sıkı sarılıp, elini ayağını õpebilseydim. Dizlerini toprağa dayamış, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
-Kim ki bu? Kanayan vicdandan dökülen bu sözcükler kimin? Oğlun, dedi. Benim oğlum mu vardı. Haaa, evet! Nasıl unuttum hayret. Evlendiği günden sonra, annesiyle karısı arasında sıkışıp kalan, oda babası gibi kendi konforunun peşinden başka şehire tayinini isteyip giden oğlum. Senin peşinden ne çok yoruldum. Seni düşünerek, merak ederek geçirdiğim geceleri düşünüyorum da şimdi. Ne kadar aptalmışım! Yoo, benimle ya da babanla yeterince ilgilenmediğin için düşünmüyorum bunları. Ne olacaksa olacaktı, ben ne yapabilirdim ki! Değiştiremeyeceğim şeyler için kendimi hırpalayıp, sana bir kader çizebilme beyhudeliğim için aptal diyorum kendime. Ben anneydim. Seni yuvadan uçurduğumda, okulunu bitirip işe girmenden sonra sanki benimmişsin, sahip olduğum bir eşyaymışsın gibi ordan oraya koyma arzumdan dolayı aptalmışım, çocuklarını doğurdu diye, ölene kadar onları kendi kuklaları gibi gören çoğu kadın gibi. Görememişim. Evet hayata seni ben getirdim ama yaşamın seni benden alacağı gerçeğine direnmişim. Kendimi, senin Tanrı'n sanmışım.
-Var git oğul. Sen de benim gibi, eşinin çocuklarının kölesi, tedarikçisi olarak ömrünü tüket. Keşke bilebilseydin ölmeden! Ben de bilemedim. Zararı yok. Umarım, nefes alırken yaşarsın. Sahi hatırlayamadım şimdi, senin çocukların var mıydı?