Her şeye rağmen Honoré De Balzac gibi olun.
bir zamanlar Honoré De Balzac diye bir çocuk dünyaya gelmiş. Honoré De Balzac’ın annesi ve babasının arasında hiç bir zamana gerçek bir sevgi olmamış. Olmayan aşklarının meyvesi Balzac’a hiç bir zaman yeteri kadar ilgiyi vermemiş, onun yalnızlık hissederek yatılı okulda büyümesine neden olmuşlardı. Balzac büyüdüğünde bir yazar olmak istediğini dile getirmiş ama ailesi onu ciddiye almamış oda inatla uğraşıp hayalinin peşinden koşup bu dünyaya karşı gözlerini bir yazar olarak kapatmış.
Unutulmuş Mektup: Edebiyatın Kaderini Değiştiren Hikâye Bu, yetim doğan küçük bir kızın hikâyesidir. Annesi Ferdinande, güzel ve soylu bir aileden gelen bir kadındı. Doğumdan sonra hayatını kaybetti. Yıl 1903’tü. Doğumlar hâlâ evde gerçekleşiyordu; ne para ne de toplumsal statü yaşamı garanti edebiliyordu. Marguerite, annesini hiç tanımadı. Belki bazen onu düşünürdü. Belki de düşünmezdi. Ama… insan hiç sahip olmadığı bir şeyi nasıl özlerdi ki? Fransa’nın kuzeyinde, görkemli bir villada babası ve büyükannesiyle birlikte büyüdü. İkisi de onu çok severdi. Marguerite, yaşıtlarına göre çok ileri, kitaplara düşkün bir çocuktu. Sekiz yaşında Racine ve Aristophanes’i yutuyordu adeta. On yaşında Latince, on iki yaşında ise Yunanca okuyordu. Bilgili ve şefkatli bir adam olan babası, her türlü merakını destekliyordu. Ama hayat, ne kadar öngörülemezse o kadar da acımasızdı. Birkaç yıl içinde Marguerite tamamen yalnız kaldı. Naziler Fransa’yı işgal etmişti. Hayatta kalmak için başka çaresi kalmayınca Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı. Fransız edebiyatı ve sanat tarihi öğreterek — zor da olsa — yaşamını sürdürdü. Aralık 1948’de, savaş bitmişti. Yıllar önce İsviçre’de bir arkadaşında bıraktığı eski bir bavul kendisine ulaştı. İçinde aileye ait evraklar, unutulmuş belgeler… ve başka bir şey vardı. Bir mektup. “Sevgili Marco, bu sabah doktoruma gittim…” Marguerite, bunu yazdığını hatırlamıyordu. Marco da kimdi? Mektubu tekrar okuyunca her şey aydınlandı: Marco, Marcus Aurelius’tu ve mektubun yazarı, İmparator Hadrian’dı. Bu satırları yıllar önce, babasıyla yaptığı bir İtalya gezisinde Hadrianus Villası’nı ziyaret ettikten sonra yazmıştı. Bu metin, bir öykünün ilk kıvılcımıydı; uzun süre uykuda kalmıştı… ta ki o güne dek. Ve yıllar sonra şöyle yazacaktı: “O andan
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Hz Hatice annemizin büyük annesi Zahide Hanım ın evlilikle ilgili tanımı: Hazreti Hatice Evlilik açılmamış bohça gibidir kızım demişti.İçinden ne çıkacak bilinmez.O bir ahiret gömleğidir ki giyinmek kolay olsa da çıkarması pek zordur.Dar olursa yakar yapışır, geniş olursa doyumsuz bir cennet yaşatır
"Bir çocuğun şansı annesi değil babasıdır. Annesi kanının son damlasına kadar yanındadır. Babası şans işidir."
Süper Çocuk Yanık Göz ve Genç Nolan - Murat İsfan Korkmaz
Kitabımızın gazeteci bir kişi Jason ile röportaj yapmak isteğiyle başlar aslında ilk kabul etmez ama Oliva adını duyunca ve olanları anlatınca kabul eder.Kareterimiz Jason ailenin tek çocuğu. Babası antrenörlük yaptığı zaman spor uygun olmaya bir çocuğun çıkardığı maçta bünyesi dayanamaz ölür ve çıkardığı çocuğun babası Mateo onu uyarmasına rahmen dinlemediği için intikam almak ister. Mateo bir anlaşma yapar. Bu da Jason hayata kalmasıydı. Devlet korumasında yetiştirme yurduna götürülür. Martin ile tanışır ve bir süre sonra evlatlık olarak alır. Annesi Gina babası Martin ve birde kızkardeşi Oliva olur . Oliva özel bir çocuktur ve Jason çok güzel anlaşırlar tıpkı kardeş gibi seviyor ve ona abilik yapıyor .
Mavi Yaka İncili
Bu şehirde yaşamanın bir imkanı var mıydı sorusuyla uyandı. Gözlerini açmasına rağmen uykunun dağılıp gitmediği, tam tersine vücut bütünlüğünün bekasına ters düşen bir düşten uyanırcasına kendisini bir kuşkunun ortasında buldu. Nefes alış verişini saydı. Sonra saatine bakıp yeniden zamanda süzülen bir yamaç kartalı gibi kaldırımda yürüyen insancıkları dişlemeye, bebekleri kundağından söküp derin vadilerin uç alüvyonlarına bırakmaya ant içti. İnsan hiçbir şey yapmak istemediğinde, ya da bir şeyler yapma hakkı elinden alındığında hayali cinayetler işleyip bundan aklanma senaryosu kurar zihninde. O da öyle yaptı. İneceği durağa karşı bir aşk beslemişti kimi zaman. Çoğu zaman sırf ineceği durağı düşlemek için biniyordu otobüse. Birde insanların onu ineceği durakta görüp 'ne adammış bu be! - -nasıl da hatırlıyor ineceği durağı tarzındaki haklı gurur nidalarına bıyık altından gülümseyerek ve göğüslerini şişirerek 'hehehe, ne sandınız beni' diyip evine gitmeyi de bulunmaz bir nimet belliyordu. Şimdi oldu mu bu. Yani bu düşünceler ne kadar da sefilce. Yalnızca Memlük sarayında bir kölemen bu kadar tik tak ehli olup anadan üryan tepetaklak olabilirdi. O da öyle yaptı. Yaprağa yeşil rengini veren klorofile dua edip ağaçları seyretti biraz hüzünle. Biraz hüzünle yaptığı şeyleri hatırladı. Ne kadar hüzünlendiyse artık unutmayı da bir erdem sayarak ağrıyan yerlerini güneşe çıkardı. Adam hastaydı. Güneşten saklanacak kadar bile korkuyordu dünyadan. İnsanlar tarafından bir hayli hırpalanmıştı. Gözlerini hiç nazar değdirecek kadar eğitmediğinden, dilini hiç budaktan sakınmayacak kadar sivriltmediğinden kıyıda kalmıştı. Göbeği eksen eğikliğinden kaynaklı diyabet iken, torbasında rızık adını verdikleri gayriahlaki savaşın hücum boruları ötüyordu. Kaşlarını eğip topal adımlarla, kambur